Geçtiğimiz hafta sonu Ankara’daydım.
Saadet Partisi Genel Merkezi’nde gerçekleştirilen Politikalar Kurulu Koordinatörleri Toplantısı’na katılmıştım.
Pazar günü toplantımız sona erince otele döndüm. Resmî kıyafetlerimi çıkarıp günlük kıyafetlerimi giydim ve Balgat’taki bir kafeteryaya gitmeye karar verdim.
Ankara’ya ilk gidişim 1987 yılında, Refah Partimizin seçim çalışmalarına katılmak için Balgat’taki Genel Merkezimize olmuştu. Gençlik heyecanıyla gittiğim o binadan daha sonra seçim çalışmaları için Zonguldak’a gönderilmiştim. Aradan geçen yaklaşık kırk yıla rağmen o günlerin hatırası hâlâ hafızamda canlılığını koruyor.
Bu nedenle önce eski günleri yad etmek için o çevrede biraz dolaştım. Ardından da bir kafeteryaya oturup çay içmeye karar verdim.
Benim eski bir alışkanlığım vardır.
İstanbul’a gittiğimde sık sık Fatih At Pazarı çevresindeki kafeteryalara uğrarım. Çünkü oralarda ülkenin geleceğini kurtaranlardan ihale uzmanlarına, siyaset mühendislerinden iktidar güzellemesi yapanlara kadar her kesimden insanı görmek mümkündür.
Balgat’taki kafeteryada da manzara çok farklı değildi.
Ben arka tarafta tek başıma çayımı yudumlarken masamın üzerindeki gazetelere göz atıyordum.
Şunu da belirtmiş olayım:
Ben Milli Gazete olmadan başka gazeteyi kolay kolay elime almam. Çünkü bana göre Milli Gazete birçok haberi ve yorumu sorgulamama yardımcı olan bir virüs tarayıcısı görevi görüyor.
Yan masalardaki sohbet ise oldukça koyuydu.
Önce ihaleler konuşuldu.
Konuşanların giyim kuşamlarından ve tavırlarından maddi durumlarının oldukça iyi olduğu anlaşılıyordu.
Ben ise sade kıyafetlerimle sessizce oturuyordum. Belki de kendi aralarında “Bu adam buraya nasıl girmiş?” diye düşünmüş bile olabilirlerdi.
Bir süre sonra konu siyasete geldi.
Ve ardından öyle bir senaryo anlatılmaya başlandı ki insan ister istemez bunun bir siyasi analiz mi yoksa bir dizi senaryosu mu olduğunu düşünmeden edemiyordu.
Anlatılanlara göre önce tarihi bir uzlaşma sağlanacakmış.
Ardından anayasa değiştirilerek güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçilecekmiş.
Recep Tayyip Erdoğan’ın, yetkileri önemli ölçüde azaltılmış sembolik bir cumhurbaşkanı olarak bir dönem daha görev yapmasına izin verilecekmiş.
Aynı süreçte Ekrem İmamoğlu, Selahattin Demirtaş ve diğer bazı siyasi isimlerle ilgili hukuki süreçler çözülecekmiş. Sonrasında da seçimlere gidilecekmiş.
Seçim sonucunda İmamoğlu–Özel ekibinin, oluşturacağı ittifakla iktidara geleceği söyleniyormuş. Erdoğan ise görev süresini tamamladıktan sonra “onurlu bir geçiş” ile aktif siyasetten çekilecekmiş.
Hatta daha da ileri gidiliyor; Erdoğan bu sürece ikna edilecekmiş, ailesi ve yakın çevresi korunacakmış.
Geçmiş dönemde yaşandığı iddia edilen yolsuzluklar ve haksızlıklarla ilgili ise kontrollü bir süreç işletilecekmiş.
Bir başka ifadeyle hem hesap soruluyormuş gibi yapılacakmış hem de Erdoğan ve yakın çevresi rahatsız edilmeyecekmiş.
Bu senaryoyu anlatanlara göre buna da “yumuşak geçiş” deniliyormuş.
Dahası, önümüzdeki günlerde yapılacak NATO Zirvesi sonrasında birçok siyasi gelişmenin daha net görüleceği de söyleniyormuş.
Hatta bazılarına göre bugün perde arkasında yürütülen görüşmelerin ve temasların sonuçları NATO Zirvesi’nin ardından daha görünür hâle gelecekmiş.
Bu nedenle asıl hareketliliğin zirve sonrasında başlayacağını, bugün yaşanan bazı gelişmelerin ise o sürecin hazırlık işaretleri olduğunu iddia ediyorlarmış.
Şimdi diyeceksiniz ki, bir kafeteryada anlatılan bu senaryoları neden ciddiye alıyorsun?
Doğrusu ben de ilk anda tebessüm ederek dinledim.
Ancak gece otele döndüğümde ve geçmiş yıllarda yaşanan bazı olayları yeniden düşündüğümde, kafeteryada anlatılan senaryonun bazı parçalarının zihnimde farklı gelişmelerle örtüştüğünü fark ettim.
Çünkü siyasette bazen söylenenlerden çok, kimlerin ne zaman ve hangi şartlarda bir araya geldiği önem taşır. Resmî açıklamalardan çok verilen mesajların zamanlaması dikkat çeker.
Bazen bir ziyaret, bir fotoğraf karesi ya da protokol sıralamasındaki küçük bir değişiklik bile yıllar sonra farklı anlamlar kazanabilir.
Mesela 2022 yılının Ocak ayında yaşanan bir olay…
ABD’nin Ankara’ya yeni atanan Büyükelçisi Jeff Flake önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’a güven mektubunu sunmuştu.
Bu diplomatik bir zorunluluktu.
Ancak daha sonra yaptığı ilk dikkat çekici siyasi ziyaretlerden biri İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile görüşmesi olmuştu.
Elbette büyükelçiler belediye başkanlarıyla görüşebilir.
Bunda olağanüstü bir durum yoktur.
Fakat o gün birçok kişi aynı soruyu sormuştu:
“Neden ilk dikkat çekici ziyaretlerden biri İmamoğlu’na yapıldı?”
Yine aynı günlerde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, 24 Ocak 2022 tarihinde İstanbul’u etkisi altına alan yoğun kar yağışı sırasında bir balıkçı restoranında görüntülenmişti.
Daha sonra ortaya çıkan fotoğraflarda, İmamoğlu’nun o yemekte dönemin Birleşik Krallık Büyükelçisi ile bir araya geldiği görülmüştü.
O günlerde bu görüşme günlerce tartışılmış, iktidara yakın medya tarafından sert şekilde eleştirilmişti.
Ben bugün o görüşmenin doğru ya da yanlış tarafını tartışmıyorum.
Ancak Balgat’taki kafeteryada dinlediğim senaryoları düşününce, yıllar önce yaşanan bazı ziyaretlerin, görüşmelerin ve fotoğraf karelerinin yeniden hatırlandığını da inkâr edemiyorum.
Aradan yıllar geçti.
Bugün dönüp o fotoğraflara yeniden baktığımızda insanın aklına ister istemez bazı sorular geliyor.
Elbette bunların tamamı tesadüf de olabilir.
Belki de Ankara’daki o masada anlatılanlar sadece siyasi dedikodudan ibarettir.
Ama siyasetin ilginç tarafı da budur.
Bazen gerçekleşen olaylar, yıllar önce konuşulan senaryolara benzer.
Bazen de en güçlü görünen senaryolar bir sabah tamamen çöpe gider.
Ancak dikkatimi çeken başka bir konu daha vardı.
Masalarda iktidarın nasıl değişeceği konuşulurken, millet geçim derdini konuşuyor.
Masalarda siyasi geçiş formülleri tartışılırken, emekliler maaşını, gençler işsizliği, aileler ise artan hayat pahalılığını düşünüyor.
Ankara’nın bazı masalarında senaryolar üretilirken, Anadolu’nun evlerinde hayatın gerçekleri konuşuluyor.
Bütün bu senaryoları, ihtimalleri ve siyasi hesapları düşündükten sonra vardığım sonuç ise şudur:
Türkiye’nin sorunlarını, bugün Genel Başkanlığını Mahmut Arıkan’ın yaptığı, Milli Görüş’ü temsil eden Saadet Partisi dışında hiçbir siyasi hareket kalıcı olarak çözemez.
Çünkü başkasının ipiyle kuyuya inenler, günün sonunda o ipin sahibinin çizdiği sınırların dışına çıkamazlar.
Siyasette de durum farklı değildir.
Siyasi desteklerini, ekonomik güçlerini veya uluslararası ilişkilerini başka merkezlere dayandıranlar, bir noktadan sonra o merkezlerin beklentilerini dikkate almak zorunda kalırlar.
Oysa Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; kararlarını Washington’a, Brüksel’e, Londra’ya ya da başka güç odaklarına göre değil, Ankara’ya ve milletin menfaatlerine göre verebilen bir anlayıştır.
Milli Görüş’ün yıllardır savunduğu temel ilke de budur.
Önce ahlak ve maneviyat.
Önce millet.
Önce Türkiye.
Bu yüzden ben, Ankara’daki kafeteryada anlatılan senaryolardan çok, Türkiye’nin gerçek sorunlarına hangi anlayışın çözüm üretebileceğine bakıyorum.
Ve bu konuda da cevabım nettir:
Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu bağımsız, adil ve üretken yönetim anlayışının adresi, bugün Genel Başkanlığını Mahmut Arıkan’ın yaptığı Saadet Partisi ve Milli Görüş çizgisidir.


