Yol kenarına getirdiği römorku üzerinde, akşama kadar
güneş altında beklettiği kavununu, kilosunu bir liraya satma telaşı ile.
Yüzünde derin bir endişe, Ya satılmazsa .
Ya akşama o traktör, kavunun yarısı ile köye dönerse.
Tarla işlerini aksatarak beklemiştir o römorkun başını.
Yaşlılar bastonlarına dayanarak pazara kavun bakmaya
gittiler.
Pazarda üçe katlanmış fiyatlara isyan ettiler.
İstanbul un büyük köprüsünde o sıcakta dondurma satan
adam saatlerce bekledi.
Hiç kimse de mi güneşten bunalmaz, soğukluk istemez, diye
şaştı kaldı.
Onunla beraber bende şaştım.
Trafikte iki saat bekledik, hiç dondurma satamadı,
güneşten çok daha yakıcı geldi, tasası yüreğime.
Tarlalarda kadınlar, çocuklar.
Domates denizlerinde ürün toplamaktalar.
Yakıcı deli güneş, tepelerinde.
Sanki lüks bir tatil taamıdır, toprak üzerinde açtıkları
çıkın.
Zeytinin ekmekle buluştuğu o mübarek öğünde.
Babaların, kızları ve gelinleri ile ürünleri toplarken
akıttıkları ter.
Yaşlıların, emeklilerin o domatesi alabilmek için pazarı
günde üç vakit arşınladıkları ter, bir yerlerde birbirine karışıp hesap
soracak.
Akşam belki biraz ucuzlar diye o domatesin yolunu
saatlerce bekleyişleri.
Balıkçı Necmi ağabey günde beş paket sigara içmekte.
İntihar eder gibi.
Karısı sabahleyin kalkıp bir yoğurt kabına doldurduğu
tütünleri, kâğıtlara sarmakla meşgul.
Sigara kokusundan hoşlanmadığı için Ayten abla, yatakları
ayırmış ama kalpleri birbirinden ayıramamış.
Bin meşakkatle sardığı bir kova sigarayı bir saatte
tüketmekte kocası.
Kadın mutlu, Çok şükür sarabiliyorum, ya bunları satın
alsa idik, ne olurdu halimiz diye şükretmekte.
Necmi ağabeyin ayağında naylon bir terlik ve iple
bağladığı pantolonu üzerinde solmuş tişört.
Yaşlı karı koca, balıkçı dükkânını açıp dil balığını, sardalyeleri,
çupraları güzel bir deniz manzarası olarak seyretmekteler, tatildekilerin
telaşına ironi yaparcasına.
Hatta pahalı tatil yapanların sahillere taşan kavgalarına
şaşarak bakmaktalar.
Bencil eşlerin değil sigara sarmak, birer para harcama
makinesi olarak marketlere dalıp her şeyi silip süpürüşlerini izlemekte kasiyer
Selda.
Arada kendisine de laf çarpmaktalar:
Ayol ne kadar şanslısın böyle, biz Ankara nın,
İstanbul un kahrını çekerken sen bu cennet yerdesin.
Selda nın gözleri doluyor, yaşlarını zor zaptediyor.
Bir aylık asgari ücreti bir alışverişte harcayan bu
yamyamlara tiksinerek bakıyor.
Hangi şanstan bahsettiklerini anlayamıyor.
Sonra açıyor ağzını.
Ankara yı, İstanbul u tutan üniversite puanına ağıtlar
yazmak zorunda olduğunu, babasız bir evin geçiminin omuzlarına bindiğinden
ötürü çok sevdiği Hukuk u ebediyen kaybettiğini, artık ömür boyu kabarık
kasaların bekçisi kalacağını haykırarak anlatıyor.
Kan çanağına dönüyor gözleri, İzmirli Selda nın.
Yere batasıca sahil diyor, Her sabah işe gelirken dönüp bakmıyorum
bile , benim hapishanem olan bu kasabayı alın başınıza çalın der gibi pis
paraları fırlatırcasına kulvarına atıyor.
Anadolu nun domates kavun üreticileri, büyük şehirlerin
alım gücü çok düşük emeklileri, sahilin balıkçıları, üniversite okuma imkânı
bulamayan genç kızları; imkânsızlık denen canavarın kocaman ağzında
istifleniyor.
Kendilerine atılan kırıntılarla avunmak zorunda
bırakılıyor.
Tepelerindeki güneşten çok daha fazla yakıcı yoksulluktan
kavrulup azap çekiyorlar.