Adına; çocuğa ilk defa besmele öğretildiği için
Besmeleye başlamak manasına gelen Bed -i Besmele veya Bed -i Besmele
Cemiyeti denildi.
Tören sırasında âminci çocukların işaret edilen
yerlerde, sık sık Âmin sedalarıyla
töreni renklendirdiklerinden dolayı da Âmin Alayı denildi.
Okul hayatına ilk adımın atıldığı bu törene bundan dolayı
Mektep Cemiyeti de denildi.
Tören sırasında yapılan dualardan dolayı Dua Cemiyeti
veya Dua Alayı olarak da isimlendirildi.
Okunan okulun Sıbyan Mektebi olmasından dolayı olsa
gerek, Sıbyan mevkibi: Sıbyan alayı da denildi.
Âmin alayına mektep çocukları ise okunan ilâhî ve edilen
dua esnasında âmin diye bağrıştıkları için kısaca Âmin derlerdi.
Prof. Dr. Ali Birinci ve İsmail Kara ise kitaplarında,
bunların tamamına çocuğun Mahalle Mektebine Başlama Merasimi adını
vermişlerdir. Onlara göre âmin alayı tabiri bu merasimin tamamını değil, ancak
sokakta geçen kısmını ifade etmektedir.
İsmi ne olursa olsun, günümüzdeki okuma bayramlarına
benzer bir fonksiyona sahip olan bu Bed -i Besmele veya Âmin Alayı merasimi
kültürümüzün zenginliklerinden biridir. Osmanlı nın eğitime ve öğretmene verdiği önemin bir göstergesi olan
Bed -i Besmele törenleri, çocukların okul korkusunu giderme, onlara okuma
isteğini aşılama gibi önemli pedagojik amaçlar taşıyan ve bugün zaman zaman
hatırlatılmaya çalışılan ama maalesef unutulmuş bir geleneğimizdir. Şimdi gelin
hep beraber o dönemlere bir yolculuk yapalım ve bir Âmin Alayı merasimine biz
de hatırla(t)mak için katılalım.
4+4+4
İlk mektebe yani ilkokula çocuklarının dördüncü yaşının
dördüncü ayının dördüncü gününde başlamalarına ebeveynler tarafından özen gösterilirdi.
Ancak buna bazı insanların riayet etmediği de olurdu; çocuklar beş-yedi yaşları
arasında da mektebe başlayabiliyordu. Ama çocuğun 4 yaş, 4ay, 4 günlük olmasına
da ayrı bir önem verilmekteydi. Günümüzde yapılan araştırmalar, 3 yaşındaki bir
çocuğun, ayrı dili diksiyonlarıyla beraber öğrenip konuşabilecek zekâ ve hâfıza
kuvvetine sahip olduğunu göstermektedir. Çocuklardaki bu kabiliyet, zamanla
azalmakta ve 20 yaşına ulaşan bir genç, kapasitesinin beşte dördünü
kaybetmektedir. Bu gerçeğin ta o zamanlar farkında olan ecdadımız ağaç yaşken
eğilir misali çocuğu bizlerin bebek diye nitelediğimiz dört yaşında eğitime
almaktaydı. Üstelik böyle bir eğitimi aile, akraba ve komşuların hep birlikte
iştirak ettiği bir merasim eşliğinde bir düğün töreni gibi yaparak çocukların
güzel hâtıralar eşliğinde büyük bir coşku içinde Kur ân-ı Kerim ile tanışmasını
sağlarlardı.
Âmin Alayı merasiminin ilk defa ne zaman ve nasıl
başladığı, kesin bilinmemektedir. Ancak Âmin alayı genellikle uhrevî gayeler
güdülerek kandillerde veya pazartesi, perşembe günleri düzenlenmiştir. Bu
merasimin, uğursuz sayıldığı için Safer ayına denk gelmemesine özen
gösterilirdi.
Taş Mektebler
Çocukların ilk mektebe başladıkları okullar Osmanlı da
çocuğun bulunduğu mahallede ve hemen her cami ve mescidin yanında veya
yakınındadır. Bu okullar devlet veya iyi yâd edilme ve sevap kazanmaya vesile
olması maksadıyla hayırseverler tarafından inşa edilmiş ve bunların
hizmetlerinin devamı için de gelir kaynakları vakfedilmiştir. Yüksek kubbeli tavanları
olan bu mektepler ekseriyetle taştan yapıldıkları için taş mektep ismiyle
anılmıştır. Ancak halk arasında mahalle mektebi şeklindeki tabirin kabul
gördüğünü söyleyebiliriz. Resmî vesikalarda Sıbyan Mektepleri olarak geçen bu
mektepler, sık olmamakla beraber mahallât mektebi şeklinde de ifade edilmiştir. Genelde bu mekteblere
bir kaç ayak merdiven çıkılırdı. Kapı yanında bir abdesthane, dört beş desti,
bir maşrapa ve ayakkabıların konduğu göz göz raf bulunurdu. Büyük bir odadan
ibaret dershanenin bir köşesinde hocanın makamı önünde iki ayaklı, üzeri düz
bir rahle dururdu. Öğrencilerin yazı yazıp okudukları rahleler, kilim parçası,
post, minder gibi muhtelif birer kişilik oturacak eşyalar da mekteplerin
olmazsa olmazıydı. Mektepler herhangi bir evin müştemilatına benzer unsurlar
taşırlardı. Genellikle alt katta iki oda, bir sofa, üst katta bir oda, matbah,
sofa önünde selamlık, suyu dört ayrı yerden gelen bir havuz, bir tuvalet ve
çevresi meyveli ağaçlarla donatılmış bir bahçe vardır. Bütün bu hususlar dikkate alınınca, kubbeli
bölüm hariç, bu binaların birçok yönüyle evlere benzedikleri söylenebilir.
Sayın Elif Aydın Tarihimizde Âmin Alayları ve Eğitim
Açısından Değerlendirilmesi isimli yüksek lisans tezinin 37. sayfasında bu
konuyu pedagojik olarak şöyle bir açıklık getirerek izah etmektedir:
Mekteplerin evlere benzemesi 5-6 yaşlarındaki çocukların şimdiye kadar
yaşadıkları evin dışından eğitim-öğretim sebebiyle bir başka mekâna geçmeleri
sonucu yaşayabilecekleri bir takım psikolojik sorunları ve motivasyon
eksikliğini ortadan kaldırmak içindi. Osmanlı sivil mimarisinde evler
genellikle iki kattan oluşmakta ve hemen her evin ikinci katında yaşanmaktaydı.
Mekteplerin de birçoğu iki kat yapılmakta ve ikinci katta bulunan kubbeli
mekânda öğrencilere ders verilmekteydi. Böylece çocuklar kendilerini evlerinden
farklı fiziksel bir mekân olan mekteplerde de rahat hissetmekteydiler. Birçok
mektepte dersler kış mevsiminde, binanın daha iyi korunan ve ısınan kubbeli
bölümünde görülürken, yaz mevsiminde iyi hava alabilen sofalarda eğitim
sürdürülmekteydi.
.Âmin Alayı Hazırlıkları
Evlerde Âmin Alayıhazırlıkları bazen birkaç ay, bazen de bir yıl öncesinden başlanırdı. Öncelikle Mahmutpaşa Çarşısı nda veya
Kapalıçarşı da alışveriş yapılarak, çocuğun kıyafetleri ve okulu için gerekli
olan ne varsa alınırdı. Bu arada hocaya, kalfaya ve diğerlerine de verilecek
hediyelerin de alınması ihmal edilmezdi. Aile zenginse kendi çocuğunun yanı
sıra aynı yaşlarda ama maddi sıkıntılar nedeni ile henüz okula başlatılamamış o
mahallenin çocuklarından duruma göre bir veya ikisinin de ihtiyaçları da
görülürdü. Bir de o merasim günü verilecek ziyafetin malzemeleri de uzayıp
giden bu alışveriş listesinin içinde yer alırdı. Çocuğun annesi veya ailenin en
marifetli kadını hangisi ise, çarşıdan aldığı veya sandıktan çıkardığı
genellikle kadife atlas ama pelüş, gezi bir kumaş parçasından da olabilen
müstakbel mekteplinin cüz kesesini biçer, diker, işler, hazırlardı. Bunu
hazırlamaya vakit bulamayanlar veya dikişten-nakıştan anlamayanlar bu
keseyi, bu işi kendilerine meslek
edinmiş erbaplarına diktirtirdi. Bu çanta vazifesi görecek cüz kesesini işleyen
ayrı bir meslek grubu vardı. Sırmacılık ve işlemecilik yapan bu meslek erbabı
da cüz keselerini sarı kılâptan ip veya kumaşlarla ve sırmayla işleyip, gümüş
pullarla süslerlerdi. Ailenin maddi
durumuna göre bu işlemeler farklılık gösterirdi, bazılarında mücevher bile
olurdu. Sıra çocuğun mektepte oturacağı mindere gelirdi. Bu minder, kadife, atlas,
canfestan ve ipekli gibi kıymetlice bir kumaştan yapılmış o zamanın tabiriyle
murabba yani kare veya müdevver yani yuvarlak gösterişli bir minderdi. İçleri
yün, pamuk, kırpıntı, kuş veya tavuk tüyü ile doldurulurdu. Böyle bir minderi yapmak için de yine ailede
bu işe eli yakışan bir hanım bu vazifeyi üstlenir, ya da bu işi yapan meslek
erbaplarına, yani hallaçlara, döşemecilere başvurulurdu. Maddi durumlara göre
bu minderler de şatafatlı ve yumuşak olurdu. Sıra açılır-kapanır çapraz rahleye gelirdi. Evde aile yadigârı rahle
varsa o cilaya verilirdi. Yoksa bu işi yapan marangozların, sedefçiler,
cilacılar ve kabartmacıların elinden güzel bir rahle çıkardı. Rahleler de maddi
durumun elverdiğine göre sadesinden en gösterişlisine kadar çeşit çeşitti.
Sedef kakmalı, kabartmalı, işlemeli rahleden tutun da, sedef ve bağa kakmalı
rahleye kadar envai çeşit ve güzellikteki rahleler. Sonra sıra elifbaya
gelirdi. Bu genellikle sahaflardan alınırdı. Bu Elifbayı Osmanî denilen sarı
kâğıtlı bir cüzdü. Günümüzün alfabesi yani. Buna o zamanlar halk arasında da
supara denilmekteydi. Elifba cüzünün sarı soluk kâğıtlara basılmış olanları
da bulunduğu gibi, çocuğu okumaya özendirmek için altın yaldızcıların, ressam
ve hattatların elinden çıkanları veya matbaalarda altın yaldızlı basılanları da
olurdu. Bazı ailelerde elifba cüzlerinin müzehheb el yazmalarına da rastlanırdı
ki bunlar iyi muhafaza edilir ve nesilden nesile devredilirlerdi. Elifba cüzü
de daha önce hazırlanmış olan o sırma işlemeli atlas kesenin içine özenle
yerleştirilirdi. Balmumu alınırdı, dersin bittiği yere yapıştırmak, işaretlemek
için. Hani halk arasında bir söz vardır, konuşması kesilen kişi, konuşmanın
kesildiği yeri veya son söylediği sözün unutulmaması için, sözü unutma
manasına sen buna bal mumu yapıştır. der. İşte bu söz de galiba o günlerden
kalma Bu bal mumu da o cüze yapıştırılan balmumu olmalı Şimdi dönelim tekrar
alışverişimize. Çocuğa yazı yazması için bir divit alınırdı. Divit de ne
diyenler olabilir. Divit, yazma takımıydı. Daktilonun, bilgisayarın, olmadığı,
hatta cepte taşınacak kalemler üreten endüstrinin henüz bulunmadığı o
devirlerin yazma takımı divitti. Bu
takım ucu mürekkebe batırılarak yazı yazılan kamış kalem, kapaklı bir mürekkep
hokkası ve kalemtıraş vazifesi gören kalem açacağından oluşurdu. Divitler de
çeşit çeşitti. Bir tür siyah mine olarak da adlandırabileceğimiz gümüş üzerine
savat işlemiyle yapılan savatlı divitler olduğu gibi gümüş kakmalı, demir
üzerine altın veya gümüş kakmalı, altın, bakır, cam, alpaka, porselen, fildişi,
abanoz, balım taşı veya yeşim taşından yapılanlar divitler de vardı. Okul
alış-verişinde unutulmaması gereken bir okul eşyası da hilâllerdi. Hilâl
bildiğiniz hilal değil. Hilâl harfleri işaret etmek için kullanılan ucu
sivrice, sapı oymalı, çiçek, hilal veya resim şeklinde olan ince bir aletin
adı. Hilâller de ailenin servetinin derecesine göre altından, gümüşten, pirinç,
bafon (veya vakfon) , odun ve kemikten
yapılırdı. Bugün ne o cüz keselerindeki işler ve işlemeler, ne o sedef kakmalı
ve kabartmalı rahleler, ne divit takımları, ne de hilâller ne de o tezhip ve
teclit işleri kaldı ne bunlara el ve emek ile meydana getiren sanat adamları,
zanaatkârlar ne de bu işler için harcanacak zaman ve kendini yoracak kimse