2025 yılında dünyanın birçok noktasında olduğu gibi Avrupa'da da dikkat çekici gelişmeler yaşanacak gibi duruyor. Avrupa dedik ama ilk olarak aklımıza doğrudan birkaç ülke geliyor. Bunlar malum olduğu üzere İngiltere, Fransa ve Almanya'dır.

Aslında bir kıta olan Avrupa 1940'lı yıllardan itibaren aynı zamanda büyük bir siyasi aileye dönüştü. İngiltere'nin geçtiğimiz yıllarda Brexit süreciyle Avrupa Birliği ailesinden ayrılmasının ardından, Avrupa Birliği’nin iki demirbaşı ve temeli ülkeler olan Almanya ve Fransa daha çok ön plana çıkmaya başladı. İki eski rakip arasında Almanya her zaman Fransa’ya göre biraz daha önde oldu. Almanya; ekonomisi, sistematik devlet yapısı ve refah düzeyinin daha ileride olmasıyla her zaman Avrupa'da liderliği önde götürdü.

Bugün bile Almanya hala Avrupa'nın en güçlü ülkesidir denilebilir. Fakat bu kadar güçlü ve her zaman büyümeyle, bütçe fazlasıyla gündeme gelen Almanya'da, son birkaç yıldır siyasi tartışmaların gittikçe alevlendiğini görüyoruz. 16 yıl başbakanlık yapan ama Almanya’nın yaklaşık 25 yılında etkili olan Angela Merkel'in istifasının ardından Almanya siyasetinde lider boşluğu ortaya çıktı. Üstelik Merkel döneminden beri desteği toplumda erimeye başlayan Hıristiyan Demokrat Parti seçimlerde uzun yıllardır sürdürdüğü birinciliği Sosyal Demokratlara kaptırdı. Merkel'in koalisyon ortağı olan Sosyal Demokratların lideri Olaf Scholz Maliye Bakanlığı döneminde ekonomide başarılı işler yaparken, başında olduğu koalisyon etkili ve başarılı bir süreç yürütemedi. Bilindiği gibi Scholz "trafik lambası" olarak ifade edilen bir koalisyon kurdu. Bu koalisyonda Sosyal Demokratlar, Yeşiller ve Liberaller yer aldı.

Üç farklı ideolojik yaklaşım bir koalisyonda toplanmıştı. Zaten Merkel döneminden kalma göstergelerin iyi olması sebebiyle ekonomide bir sıkıntı ve çatışma beklenmiyordu.

Ancak durum pek de onların tahmin ettiği gibi olmadı. 2022 yılının şubat ayında çiçeği burnundaki “trafik lambası koalisyonu” büyük bir sorunla karşı karşıya kaldı.

Rusya, Ukrayna topraklarına saldırdı ve Ukrayna Savaşı başladı. Ve bu savaş tüm Avrupa'yı aynı zamanda Almanya'yı çok yakından ilgilendiren bir savaşa dönüştü. Enerji fiyatları hayli yükseldi. Almanya, Rusya'dan enerji tedarikini kesmek zorunda kaldı. Almanya ve Rusya arasında ticari ilişkiler neredeyse tamamen bitti. Aynı zamanda savaşın Avrupa’ya yayılması endişesi beliriverdi.  Bu savaş endişesi zaten enerji fiyatlarının yükselmesiyle zor duruma düşen Almanya'yı biraz daha sıkıntıya soktu. Almanya hem savunma harcamalarını artırmak zorunda kaldı, hem de 2 milyona yakın Ukraynalı mülteciyi kabul etti.

Tüm bunlar ekonomik daralmayı da doğal olarak beraberinde getirdi. Özellikle Almanya ekonomisinin can damarı olan otomotiv sektöründe büyük durgunluk meydana geldi. Almanya ekonomisi iki yıl reel olarak büyüyemedi. Tüm bu yaşananlar koalisyon içerisindeki sorunları daha da artırdı. Zaten yazının başında da ifade ettiğimiz gibi koalisyon içerisindeki ortakların ideolojik farklılıkları açıktı. Bu farklılıklar ekonomik şartlar zorlaştıkça daha da belirgin hale geldi. Sosyal Demokratlar sosyal güvenlik paketlerini, mültecilerle ilgili ve diğer konularla ilgili daha yumuşak politika izlemeye çalışırken, Liberaller tam aksi şeyler söylemeye başladı.  Sosyal bütçeyi daraltmayı ve emeklilik yaşının yükseltilmesini teklif ettiler. Bu durum Sosyal Demokratlarla Yeşillerin itirazlarına sebep oldu.

Liberaller aynı şekilde Yeşillerle de çatıştı. Çevreci politikalardan kısmi olarak vazgeçilmesini ve bugünün ekonomisine odaklanılması gerektiğini ifade ettiler. Aynı şekilde Yeşiller de bütçede çevreci yatırımların asla kesintiye uğramamasına dair söylemlerde bulundular. Üç ayrı parti de farklı farklı noktalarda birbirleriyle çeşitli gerililer yaşadılar. Bütün bunlardan dolayı bu hükümet daha fazla devam edemedi. Liberallerin koalisyondan ayrılmasıyla yeni bir sürecin de kapısı aralandı. Şimdi Almanya'da gelecek ay önemli bir seçim yapılacak.

Peki, bu seçimde hangi partiler öne çıkıyor?

Öncelikle şu anki iktidar, Sosyal Demokrat Parti oylarını büyük ölçüde kaybetmiş gibi görünüyor. Yüzde 15 ila 20 arasında bir oy alacakları tahmin ediliyor. Bu da onların bir önceki seçimdeki başarılarına ulaşamayacaklarını ve birinci parti olamayacaklarını gösteriyor.

Birinci parti birkaç yıl sonra yeniden Hıristiyan Demokratlar olabilir. Fakat Hıristiyan Demokratlar da tek başına hükümet kurma yetkisini elde edemeyecekler gibi duruyor.

Bir diğer yükselen güç ise 2013 yılında kurulan ve daha çok radikal politikaları savunan AfD: Almanya için Alternatif Partisi. AfD dikkat çeken bir siyasi çizgiye sahip. Bazen çok sert eleştirilere maruz kalıyor. Hatta zaman zaman Almanya tarihindeki olumsuzluklarla eşleştirilmeye çalışılıyor. AfD bu yüzden de Avrupa'da sevilmeyen, istenmeyen bir parti imajına sahip durumda. Ancak Almanya vatandaşları pek de diğer Avrupalılar gibi düşünmüyor. AfD hem son seçimlerde hem de bugünün anketlerinde büyük bir yükseliş elde etmiş gibi görünüyor. Şu an itibariyle anketlerde yüzde 20 oylarının olduğu tahmin ediliyor.

Peki; AfD'nin bu kadar hızlı oy artışının sebepleri neler olabilir?

Öncelikle AfD daha sert ve keskin politik vaatlerle bulunuyor. Avrupa "ortak ailesine" karşı, Euro gibi ortak paraya karşı, diğer Avrupa ülkelerine Almanya'nın maddi yardım yapmasına karşı, mültecilerin, göçmenlerin Almanya'da rahat yaşamalarına ve yeni mültecilerin kabul edilmesine de kesinlikle karşı.

Ve AfD bir nevi "Almanya sadece Almanlarındır" ve "Almanya ekonomisinin refahından sadece Almanlar faydalanmalı" gibi bir kafa yapısına sahip. Bu da bazı Almanlara göre hem de bu durgunluk döneminde bir umut ışığı olarak ortaya çıkıyor. Diğer taraftan Almanya'daki sürecin nasıl ilerleyeceği, Avrupa'yı ve küresel siyaseti de yakından ilgilendiriyor.

Scholz hala kendisini Rusya-Ukrayna Savaşı’nın, Rusya-NATO veya Rusya-Avrupa savaşına dönüşebilmesinin önündeki en büyük engel olarak görüyor. Onun kendisine göre yapıcı olarak tanımladığı politikalarıyla, bu sürecin önüne geçebileceğini öne sürüyor. Ancak Almanya'nın bu konuda tam olarak ne kadar Avrupa'ya güven verdiği belli değil.

Bunun yanında Almanya okyanus ötesinden, Amerika Birleşik Devletleri'nden (ABD) bugünlerde sıcak mesajlar almıyor. Ünlü iş insanı ve 20 Ocak'ta iş başına gelecek Amerikan hükümetinde artık önemli bir pozisyonda olduğu bilinen Elon Musk, yaptığı açıklamada Almanya'da hükümetin değişmesi gerektiğini ifade etmişti. Nitekim yeni seçilmiş ABD Başkanı Donald Trump da Amerika'nın artık Avrupa'ya kolay para vermeyeceğini ve Avrupa'nın kendisini savunmak durumunda olduğunu belirtmişti. Tüm bu açıklamalar doğal olarak Avrupa için endişenin temel kaynağına dönüşmüş halde.

Ayrıca bilindiği gibi Almanya'da çok ciddi sayıda yaşayan Türk nüfus da var. "Türklerin geleceği ne olacak?" diye sorarsak, öncelikle şunu belirtmek lazım ki, son yıllarda savaştan kaçan insanların Avrupa'ya gelmiş olmaları, Almanlar içerisinde büyük hoşnutsuzluklar meydana getirdi. Bugün Almanya'da hızla yükselen AfD'nin içerisinde, hem diğer insanlara hem de Türklere karşı çok da hoş olmayan ifadeleri sık kullanan siyasiler var. AfD'nin bazen bu sert tutumları, diğer siyasi partileri de daha fazla radikal olmaya itiyor. Fakat bir şeyi unutmamakta fayda var; Almanya 1945 yılında savaştan harap halde çıktığında Almanya'yı Almanlarla birlikte bugüne taşıyan Türkiye’den oraya giden göçmenlerdi. Umut ediyor ve bekliyoruz ki, Almanya bu fedakârlıkları unutmaz. Şayet Almanya’nın bugünlere gelmesinde çok önemli katkıları olan insanlarımıza karşı özel bir kampanya yürütülür ve vefasızlık yapılırsa bunun en büyük kaybedeni hiç şüphesiz Almanya olacaktır.