Allah-u Teâlâ, geçmiş ümmetlerin içinden azgınlaşanlara ibretlik cezalar vermekteydi. Bu ibretamiz cezalar, Peygamber Efendimizin (S.A.V.) duasıyla kaldırılmıştır. Gerek ümmet-i davet yani gayr-i müslimler, gerekse ümmet-i icabet yani Müslümanlar arasında kötülük ve zulüm artmasına rağmen toplu helakleri kaldırılmıştır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bu konuda, “Ben, Rabbimden, benim ümmetimi helâk etmemesini istedim. Rabbim benim bu duamı kabul buyurdu. Dedi ki: ‘Onların helâki kendi aralarında olacaktır. Günah işledikleri zaman ben onları birbirine düşürecek ve vurduracağım.’ Ben bunun da kalkmasını diledim; ama Rabbim, bunu kaldırmadı” (Müslim, Fiten, 20) buyurmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de Peygamber Efendimize (S.A.V.) hitaben, “Sen onların içinde bulundukça, Allah, onlara azap edecek değildir. Ve onlar istiğfar ederlerken (içlerinde istiğfar edenler var iken) de Allah, onlara azap edecek değildir” (Enfâl, 33) ayeti hem gayr-i müslimler hem de Müslümanlar içindeki kötüler için mühlet verildiğini gösterir.

Peygamber Efendimizin (S.A.V.) duasından dolayı Allah-u Teâlâ, toplu helakleri kaldırmıştır ancak kötülük yapanların cezasını dilerse dünyada vermekte, dilerse ahirete bırakarak mühlet vermektedir.

Kur’an-ı Kerim’deki kâfirlere mühlet verildiği ve mühletin bitiminde cezalandırılacağı hakkında şöyle buyrulmaktadır: “Bir de kâfirler, kendilerine mühlet verişimizi, sakın kendileri için hayır sanmasınlar. Biz onlara sırf günahlarını artırsınlar diye mühlet veriyoruz. Onlara, aşağılayıcı bir azap vardır” (Al-i İmran, 178). Zalimler için ise, “(Ey Resulüm!) Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor” (İbrahim, 42) buyrulmaktadır.

Allah-u Teâlâ her kötülüğün cezasını hemen vermiş olsa, yeryüzünde yürüyen canlı kalmayacağını, “Eğer Allah, insanları, yaptıkları günah yüzünden hemen yakalayıp hesaba çekseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat Allah, onları muayyen bir vakte kadar geciktirir. Nihayet ecelleri gelince muhakkak Allah kullarını amellerine göre cezalandırır” (Fâtır, 45) ayetinde bildirilmektedir.

Yerlerin ve göklerin orduları emrinde olmasına rağmen, melek ordularıyla yeryüzündeki müşrik, kâfir ve zalimleri yerle bir edebilme kudretine sahipken, dilerse müşrik, kâfir ve zalimlerin kalplerini çevirir bir anda iyilik yapar hale getirebilir. O Allah ki, bir şey istediği zaman “Ol” der ve olur. Ancak Allah-u Teâlâ kötülükleri insan eliyle, insan iradesiyle düzeltmek ister. Kötülüklerin insan eliyle düzeltilmesi tam da imtihanın gereğidir. Bu insan eli de Muhammed ümmetidir. Bu misyon Muhammed ümmetine yüklenmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de, “(Ey Muhammed ümmeti!) Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, fenalıktan alıkoyarsınız ve Allah’a imanınızda devam edersiniz…” (Al-i İmran, 110) ayetiyle Müslümanların, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak yani yeryüzünde adaleti tesis etmek için ortaya çıkartılmış hayırlı bir topluluk olduğu açıkça ortaya konularak; insanlık içinden çıkmış böyle hayırlı bir topluluğa yeryüzünde fitnenin yok olup, Allah’ın (C.C.) nizamını ve adaleti dünyanın tamamına yaymak için hedef koyulmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’deki, “Onlarla savaşın ki, Allah sizin elinizle onları cezalandırsın, onları rüsvay etsin; onlara karşı size yardım ve zafer nasip etsin ve (baskı ve zulüm altındaki) mümin toplulukların gönüllerini ferahlatsın” (Tevbe, 14) ayeti Allah-u Teâlâ’nın kötülükleri bizim elimizle düzeltmek istediğinin çok açık delilidir. Peygamber Efendimiz (S.A.V.), mucize gösterme gücüne haiz olduğu halde kötülükleri bizzat eliyle düzeltmek için İslâm devlet sistemini oluşturmuş, Allah’ı ve Resulünü tanımayanlarla cihat etmiştir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.), sahabe-i kiram ve İslâm tarihinin parlak sayfalarına imza atanalar, müşrik, kâfir ve zalimlerle fiili mücadele etmiş, emr-i bil maruf nehyi anil münker farzını yerine getirmiş, mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihat etmiş; bunları yaparken kınayanın kınamasından korkmamış ve yalnızca Allah’a güvenmiştir. İşte Allah-u Teâlâ’nın yardımı da fiili mücadeleyle birlikte gelmektedir. 300 kişilik İslâm ordusunu 1000 kişilik müşrik/kâfir ordusuna galip getiren Allah’ın yardımıdır ancak 300 kişilik orduyu teçhiz edip, cihat için sefere çıkıp, düşmanla çarpışma iradesi gösterdikten sonra yardım gelmektedir. Yardımın niteliği ve oranını Allah-u Teâlâ bilir.

Çalışmak bizden tevfik Allah’tandır.

(Devam edecek.)