İslam geleneğinde hem toplumların hem de yöneticilerin yönlendirilmesi, yanlışların tespiti, hak ve doğru olanın belirlenmesi ve uygulanması bağlamında ulemanın çok büyük sorumluluğu vardır. Hatta birçok muteber kaynakta ulema sınıfının toplumu ve yönetim erkinin sahiplerini doğruya yönlendirme görevini yapmıyor/yapamıyor durumda olması toplumların bozulması ve hak yoldan ayrılmasının temel sebeplerinden birisi olarak ifade edilmektedir. İslam tarihinde özellikle toplumu yöneten emir ve iktidar sahiplerinin yanlışlarından döndürülmesi, doğruya sevk edilmesi konusunda ulema sınıfının büyük görevler ifa ettiği çok sayıda örnek vardır. Gittiği her ülke ve şehirde çekinmeden yöneticilere yanlışlarını ifade eden, vaiz kürsüsünde ve halk arasında yöneticilerin yanlışlarını korkmadan ifade eden Sultanu’l-Ulema lakaplı büyük âlim İzzeddin bin Abdusselam (r.a.) bu konuda örnek verilebilecek büyük âlimlerden birisidir. Aynı şekilde çok sayıda âlim de zamanının yöneticilerinin yanlışlarını ifade ettikleri için yönetimlere muhalif olmuş, hatta yöneticiler tarafından cezalandırılanlar dahi olmuştur. Mezhep imamımız İmam-ı Azam (r.a.) bu konuda tarihte yer alan en önemli örneklerden birisi olarak ifade edilebilir.

Yazıya böyle bir giriş yapmaktan kastımız; günümüzde İslam ümmetinin içinde bulunduğu durum karşısında ümmetin âlimlerinin sorumluluğunu bir kez daha ifade etmektir. Günümüzde sayısı 2 milyarı bulan ümmetin her geçen gün İslami şuuru kaybettiği, atalet ve ümitsizlik içerisinde yaşadığı, Müslüman toplumlarda ahlaki dejenerasyonun en üst düzeyde yaşandığı, 2 milyar İslam ümmetinin, 57 İslam ülkesinin 8 milyonluk İsrail mezalimini zillet içerisinde izlediği bir süreçte ümmetin âlimlerinin içinde bulunulan durumla ilgili vebalden berî tutulmaları mümkün değildir. Dünya Müslüman Âlimler Birliği’nin birkaç âlimin kişisel çabasına dayalı olarak verdiği cihad fetvası ve İslam dünyasından birkaç âlimin kişisel çıkışları haricinde ümmetin âlimlerinin kendi toplumlarını harekete geçirici, yöneticilerini yaşananlar karşısında somut adım atmaya itecek çapta bir aksiyon içinde olmadıkları açıktır. Ülkemizde de durum ümmetin genel durumundan farksızdır. Aksa Tufanı operasyonundan sonra İsrail’le ticaret bir şekilde devam ederken, ülkemiz toprakları üzerinde bulunan boru hatları üzerinden İsrail’e petrol sevkiyatı devam ederken birkaç yürekli ses dışında âlimlerimizin sessizliği Allah indinde de, tarih indinde de kayda geçmektedir.

Bazı kardeşlerimiz bu durum karşısında bütün âlimlerin gönüllerinin, dualarının Gazze ile olduğu, her birinin Gazze konusunda atılacak adımlara karşı aynı hüsnü niyete sahip olduklarını ifade ederek savunma geliştirebilirler. Ancak İslam düşüncesinde âlimlerin ve emir sahiplerinin amelleri niyetlerine göre değil, sonuçlarına göre değerlendirilir. Dolayısıyla âlimlerin niyetleri kendilerini yaptıkları ve yapmaları gerekirken yapmadıklarının vebalinden kurtaramaz. Netice olarak âlimlerin sorumluluklarını yerine getirme durumu İslam toplumlarının geleceği bakımından hayati önem ifade etmektedir. İslam tarihi incelendiğinde âlimlerin kendilerine düşen sorumluluğun gereğini yerine getirdiği, yöneticilerin âlimlerin uyarılarını dikkate aldığı dönemlerin sonucunun zafer ve bereket, âlimlerin yöneticilere boyun eğdiği, sorumluluklarını yerine getirmekten farklı gerekçelerle geri durduğu dönemlerin ise zillet ve çöküş getirdiği net olarak görülecektir. Dolayısıyla âlimlerimizin yaşananlar karşısındaki tavrı sadece bugünümüze değil, geleceğimizi de etkileyecek, ümmetin yarını konusunda da belirleyici olacaktır. Efendimiz’in (s.a.v.) aşağıda yazan hadis-i şerifte belirtilen muhatabının âlimler olduğu unutulmamalıdır.

“Hayır! Ya iyiliği emreder kötülükten nehyeder, zalimi zulmünden alıkoyar, onu hakka çevirir ve hak üzere sabit kılarsınız. Ya da Allah Teala kalplerinizi birbirine düşürür, sonra sizi de onlar (Yahudiler) gibi lanetler. (Ebu Davud, Tirmizi)