Ait Olmadan İnanmak

Abone Ol

Son yazımızda özetle gelecek yakın dönem siyasal kurguda güçlü devlet talebinin öne çıkmasıyla birlikte aidiyetlerin yükselişe geçmesinin muhtemel olduğunu, din ve milliyetçilik üzerine odaklanmanın zaruret halini aldığını belirtmiştik. Böylece aslında önemli bir konuyu da tartışmaya açmıştık.

Mesela ekonomik krizin tetiklemesi beklenen sorunlar varken neden din ve milliyetçilik ekonomiye rağmen ön plana çıksın?

Din ve milliyetçilik eksenli siyaset anlayışı zaten ülkeyi yönetiyor, ki ülkenin geldiği durum da ortada.

Bir de özellikle dini olana dönük eleştirel yaklaşma hatta karşıt durma gibi bir gerçeklik de fazlasıyla büyüdü gibi. 

O zaman neden insanlar bu yöne meyil göstersinler?

Aslında bu sorular haklı sorular. Ancak doğru cevabı bulabilmek için önce bir konuyu netleştirmekte yarar görüyorum.

Aidiyet ve din ile neyi ifade ettiğimizi belirtmek lazım.

Aidiyetlerin yükselişe geçmesiyle ilgili kastımız; yani aidiyetin içeriği kimlik siyasetine dönüktür.

Peki aidiyet ile kimlik aynı şey değil mi, arada fark mı var? Evet, çok önemli bir fark var.

Kimlik kişinin merkeze kendisini alarak kendisini tanımlamasını içerdiğinden aidiyet olmaksızın inanmayı, ait olmadan savunmayı içeriyor. Örneğin din onun kimliğini tanıtan bir araca dönüşüyor. Hatta o kendince dini tarif edebiliyor. Bana göre Müslümanlık… vs.

Tıpkı kendi ürettiği milliyetçilik fikri gibi.

Aidiyet ise bağlanmayı, bedel ödemeyi, adanmayı gerektiriyor. Merkeze kendini değil, ait olduğunu düşündüğünü koymayı gerektiriyor.

“Bir insan ait olmadan nasıl inanır” diye merak edilirse, etrafa hatta belki aynaya bakarak daha rahat anlaşılabilir. “Ne onla ne onsuz” diye tarif edilebilecek bu durum, modern dönemin din anlayışıyla zaten oldukça uyumlu bir bakış açısıdır. Din yalnızca inanç anlamıyla açıklanarak “düzen verme” yönü öne çıkartılmaz.

“Din kalpte yaşanır”, “Allah ile kul arasındadır” cümleleri dinin ekonomi, siyaset, hukuk, sanat, mimari vb. alanlarla ilgili hükümlerinin üstünü örter.

Dolayısıyla iyi niyetli bir şekilde “bu kadar itibar kaybından sonra toplum dine nasıl yönelecek” diyenlerin zihnindeki din (İslam) algısı ile yönelmenin artması muhtemel denilen din aynı anlamı taşımıyor.

Eğitim aracılığıyla zihinlere adeta kazınan dini özel alana hapsetme anlayışında hayatın merkezine ekonomi konuluyor. Bunun dışında kalanlar üst yapı birimleri diye tanıtılıyor, analizler buna göre yapılıyor. Halbuki din bizzat yapının çatısıdır. Zira din fıtridir ve Allah yapısıdır.

Bugün siyasal iktidarın yanlışları nedeniyle insanların ama özellikle gençlerin deizme kaydığını, dolayısıyla dine yönelmenin bırakın artmayı adeta mumla aranır hale geleceğini belirtenlerin kaçırdığı nokta kanaatimce tam da burası...

Sanki geçmişte esaslı bir dini yaşam vardı da, o kayboluyormuş gibi bir intiba oluşturuluyor. Halbuki çok uzak değil, şu geçtiğimiz elli yıllık süreç ele alınsa iniş çıkışlar olmakla birlikte çok büyük bir değişim olmadığı kolaylıkla görülebilecektir.

Ama bir şeyler yanlış gitmiyor mu?

Evet gidiyor. Lakin bu din ile ilgili bir durum değil, dini kimliğe sahip olanların yaşadıkları ile ilintilidir.

Hatırlanacak olursa, geçmişte dini pratiğin müdahale yoluyla özel alana sıkıştırılmak istenmesi karşısında Anadolu’da ciddi bir muhalefet oluşmuş, sivil oluşumlar ve sonrasında siyaset aracılığıyla buna karşı durulmuştur. Bugün ise dini pratik, geçmişte değişime direnen bu bireylerin çoğunun rızasıyla özel alana yeniden döndürülmektedir.

Dolayısıyla dönüşüm dine yönelik ilgi düzeyinde değil, bu misyonu yüklenen bireylerde yaşanmaktadır.  

İşte bu yüzden, gelecek dönemde belki dindarların/dindarlığın görünürlüğü azalabilir ama din insanların kendini tanımlaması ve motive etmesi bakımından daha aranır hale gelecek.