Düğünde halay çekme kavgası; ikisi ağır, on altı yaralı… Yol verme kavgası nedeniyle iki aşiret birbirine giriyor, 7 yaralı… Ruh hastasının biri, parkta oynayan çocukları önce uyarıyor, sonra ateş açıyor, 7 yaşında bir kız sırtından yaralanıyor, mermi ciğerine 2 santim kala duruyor. K. Maraş’ın Göksun ilçesindeki bir düğünde bir uzman çavuş havaya ateş açıyor, nine ve torunu isabet alıyor. Nine hastanede, torunu da bir gün sonra vefat ediyor. Yine Göksun’da, 2 gün sonra yine bir düğünde yine bir uzman çavuş ve akrabaları havaya ateş açarken jandarma tarafından yakalanıyor. Bir başka şehirde yine düğünde havaya ateş açılıyor, mermiler elektrik tellerini koparıyor, bir sürü yaralı… Jandarma, bilmemnerede düğünlere baskın yapıyor, resmen cephanelik ele geçiriyor.
Yukarıda yer alan bütün bu haberler, birkaç ay önce, sadece birkaç günlük süreçte cereyan etmişti. Aradan geçen birkaç ayda bunlara yenileri eklendi. Teksas, Vahşi Batı vs hayatımızın ortasına yerleşiveriyor yani.
Birkaç ay önceki olaylardan devam edelim. Dokuz günlük Kurban Bayramı tatilini fırsat bilen tatilci sürüleri, resmen nereyi bulurlarsa üşüşüyor. Marmaris Belediyesi, normalde günden 3 kez çöp toplarken, bu sayıyı 9’a çıkarıyor. Ancak temizledikleri yerlerin yarım saat sonra çöp dağına döndüğünü açıklayıp sitem ediyorlar. Memleketin farklı sahillerinden, mesire yerlerinden, turistik bölgelerinden aynı haberler geliyor. Her yerde zibil gibi bir kalabalık, her yerde peşi sıra bırakılmış çöp dağları…
İşin enteresan yanı, yurdum insanının büyük bölümü bu çöp manzaralarından rahatsızlık duymazken, “elin gavuru” tabir edilenler isyan ediyor ve bizim çöplerimizi topluyorlar. Bkz. Didim, İzmir Konak vs vs…
“Elin turistinin” bile duruma tahammül edemeyip “bizim memleketimizi” temizlemeye girişmesi, herhalde en ağır hakaret olmalıdır normalde. Ama kimsecikler tınmıyor bile. Çünkü biz bu sırada hangi dünya ülkesinin bizi bilmem hangi projemiz yüzünden kıskandığını, çekemediğini düşünüp, kendi kendimize bir galeyan durumundayız.
Bu 3. sayfa hadiseleri, aslında bir bakıma toplumsal bir turnusol veya nabız işlevi gören meselelerdir. Gazetelerin 3. sayfalarını okumak, her geçen gün daha da zorlaşmakta, güçlü sinirler ve taşlaşmış bir vicdan gerektirir hale gelmektedir. Toplumu saran koyu bir cehalet, bilinçsizlik, patavatsızlık, hoyratlık, ahlaksızlık ve utanmazlık belaları yaş, cinsiyet, hiçbir şey ayırmadan yutar hale gelmiştir.
Amenna, Türk toplumu, yapısı ve inancı gereği Güney Amerika’daki örneklere benzer bir “toplumsal patlama” yaşamamıştır, muhtemelen yaşamaz da. Ancak bunun böyle olması, toplumsal yozlaşmanın, toprağın ayağımızın altından kaymasının, ahlaki çöküntünün, “Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz” bireylerin sayısının çığ gibi büyümesinin gerçek olmadığı anlamına gelmez. Tersine, toplumdaki kötülük giderek büyümektedir.
Ortada bulunan manzaranın “ahlakın sükut etmesi” olduğu ve bunun neticelerinin de her alanda, farklı şekillerde tezahür ettiğini göremiyoruz. “Diriliş”, “yükseliş” gibi kerameti kendinden menkul birtakım kavramların içini doldurmadan veya dolduramadan, daha doğrusu aynaya bile bakmadan iddialı nutuklar atıyoruz. Toplumsal olarak yaşadığımız zemin kaybını, yozlaşmayı, akıl, mantık ve vicdandan uzaklaşmayı bile görmüyoruz, göremiyoruz.
Halbuki bir an önce görmemiz ve tedbir almamız gerekiyor. Cehaletin güç kazanması, zalimliğin önlenememesi, erdemli ve ahlaklı insanların ahlaksız ve namussuz insanlar karşısında kendilerini güvensiz durumda hissetmesi, çok ciddi bir “musibettir”.
Ahlak ve maneviyat açısından giderek çökerken, namuslu ve erdemli insanlara, masumlara sahip çıkamazken, kalkıp da “dirilmekten”, “yükselmekten” bahsetmek biraz tuhaf kaçıyor. Ahlaki temeli olmayan diriliş mi olurmuş!