Geçtiğimiz gün, kurulduğundan bugüne AK Parti’yi desteklemiş bir avukat arkadaşımla gündemi konuştuk. Burada ifade edemeyeceğim ölçüde adalet sisteminin sos verdiğini, hatta bu yapılanların iktidara tuzak olabileceğini bile söyledi. Öncesinde bir milletvekilinin KHK’lar sonrası “pes ettim, artık yokum” açıklamaları da, ayrıca bir yerlerde sorun olduğunu gösteren işaretlerdendi. İktidarın en etkili isimlerinin “At izi, it izi” şeklindeki yorumları, içinde bulunduğumuz sürecin sağlıklı yönetilemediğine dair endişeleri de beraberinde getirdi. İnsanlar yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal misali, FETÖ ile mücadele sürecinde yanlışlıkları ortaya koymaya çalıştıklarında, doğrudan manipülasyonlarla boğulma tehlikesi yaşıyorlar. Oysa “bir topluluğa olan kininiz, öfkeniz sizi adaletsizliğe sevketmesin” uyarısı çok net. Her hal ve şart altında adil olmak zorundayız. Tartışmalı raporlar üzerinden, sağlık gerekçeleriyle insanlar tahliye edilebiliyorlarsa, o zaman bu haktan yararlanmayı bekleyen diğer insanlar da var mı diye düşünmek zorunda değil miyiz?
İşte bunlardan birisi de Ali Bulaç mesela. Biliyorsunuz, 15 Temmuz sonrası malum yapıyla mücadele sürecinde, Ali Bulaç da gazetelerinde yazarlık yaptığı gerekçesiyle ve “terör örgütüne üye olmak” iddiasıyla tutuklandı. Şimdi cezaevinde. Kendisinin kronik rahatsızlıkları var. Özellikle bizim nesil gibi 90’lı ve 2000’li yıllardaki sosyolojik tartışmaları yakından takip edenler, Ali Bulaç’ın ne denli etkili bir isim olduğunu bilirler. Yaptığı değerlendirmelerin, yazdığı yazıların her kesim tarafından ilgiyle takip edildiğini kabul ederler. Bazen düşüncelerine katılmasak da özgün bir kalem sahibi olduğundan şüphe duymazlar. Fikir dünyamıza birçok katkısının olduğu konusunda ittifak ederler. Hatta bazı yazılarında, özellikle Arap Baharı ve mezhep tartışmalarının ayyuka çıktığı dönemlerde, gazetenin yayın politikasına ters bir çok yazı kaleme aldığı ve ciddi uyarılarda bulunduğu da olmuştur. Bütün bunlara rağmen Ali Bulaç hata yapmış mıdır? Tabi bu mümkün. Her insan gibi o da yanlış yapmış olabilir. İktidar bu yapıyla en az 10 yıl çok yakın işbirliği kurarken ne kadar hata yaptıysa, Ali Bulaç da o denli yanlışın içine düşmüştür denebilir. Hatırlarsınız geçmişte öyle dönemler yaşandı ki, devlet kademelerinde görev almak isteyenlerin ilk uğrak yerleri bu yapının tuttuğu köşe başları olurdu. Başvuru formlarına yazılacak referanslar aranırken olmazsa olmazlar arasında, o yapıya yakın isimleri arayıp bulmak vardı. Devlet kurumları olimpiyatlara sponsor olmak için sıraya girerlerdi. Ali Bulaç’ın yazarlık yaptığı gazete devlet dairelerinin bekleme salonlarında baş tacıydı. O gazeteye abone olmayan, destek vermeyen yetkililer ciddi uyarılar alırlardı.
Şu nokta çok açık ki, 15 Temmuz’dan ders çıkarmak, karar vericiler, uygulayıcılar ile diğerlerini yani iyi niyetle yapıda bulunanları hukuki zeminde doğru bir şekilde ayırabilmekten geçer. Ancak o zaman bu mücadele başarıyla yürütülebilir ve sonuca sağlıklı bir şekilde ulaşılabilir. Aksi durum yeni mağduriyetler üzerinden hedef sapmalarını getirir ki, bu da sorunun tam anlamıyla ortadan kaldırılmasını engeller. Bu durum yapının tavanında ihanet içinde olanların ekmeğine yağ sürer. Hangi hal ve şart altında olursa olsun, sığınılacak yer adaletin terazisi olmalıdır. Herkesin adalete olan güveni mutlaka sağlanmalıdır. Siyasi ayağı olmadığı iddia edilen böylesine çetrefilli örgütlenmiş bir yapıda, herhangi bir siyasiye olan yakınlığı ile serbest kalan kişilerin varlığı çoğunluğun ortak kanaatine dönüşmüşse, bu durum nerede durduğumuzu bir kere daha düşünmemizi gerektirir.Bu arada bu kişileri peşinen suçlu ilan etmek derdinde olmadığımı da belirtmeliyim. Suçu sabitleyecek olan makam mahkemelerdir. İfade etmeye çalıştığım şey, 15 Temmuz gibi bir felaketin ardından, böylesine önemli bir süreçte adaletin değil, birilerine olan yakınlığın geçer akçe olduğu zannı toplumda yerleşirse, bu bir virüs gibi bütün bünyeyi sarar. Yapılması gereken şey failin kim olduğuna bakmadan tarifi doğru yapılmış suçun cezasını herkese adil şekilde uygulamaktır.
Şimdi şu can alıcı soruyu soralım. Yanlış yerde de durmuş olsalar, Ali Bulaç ve diğer bazı tutuklular, 15 Temmuz gibi bir felaketi, ihaneti bilselerdi veya en azından bunu hissetmiş olsalardı, bu terör örgütüyle olan ilişkilerini devam ettirirler miydi? Cevabımız evet ise sorun yok. Cezalarını çeksinler. Bu milletin ödediği bedelden paylarına düşenle ilgili hak ettiklerini bulsunlar. Yok, bu soruya cevap verirken net bir yorumda bulunamıyorsak, peşinen bile isteye orada dururlardı diyemiyorsak, Ali Bulaç ve onun durumunda olan diğerlerini dört duvar arasından çıkaralım ve kendi vicdanları ile baş başa bırakalım. Tutuksuz yargılanacakları bir süreci başlatalım. Çünkü sorumluluk kendisinde olduğu halde aldatıldığını, kandırıldığını söyleyip, af dileyerek işin dışına çıkmaya çalışan bir iktidar bu tavrıyla başkaları için de emsal savunma hakkı oluşturmuştur. Şüphesiz her şeyin doğrusunu yalnızca Allah bilir…