Müslümanlık; mazlumların, mağdurların, masumların,
yalnızların, âşıkların, gönül ehli insanların dinidir. Başını toprağa vermiş,
ayağını topraktan kesmemiş mazlumun acısını ruhuna karmış olan kimsedir
Müslüman. Toprak insanın kendini hissedişi, bilişidir. Ayakları yerden
kesilenin hissedişi ve bilişi azalır.
Dünya varlığı, dünya saltanatı, heybeti ve görkemi
gururun, kibrin, doymazlığın kapılarını aralar. Bunun ne sınırı, ne ölçüsü ne
tartısı var.
Bir hadis ile yeniden karşılaşınca dünyanın ve ötenin
varlığını yeniden sorgulamayla yeniden yüzleşmek durumunda kaldım. Akıllı
insan kimdir sorusuna: Ölümü düşünen kimsedir buyurmuş Sevgili Efendimiz.
Aklın sınırı nedir, ölçüsü neye göredir, kimedir ve niçindir Bütün bu sorulara
verilmiş tek ve sağlam bir cevaptır.
Ölüm duygusu insanı korkutacak bir durum değil. İnsanın
her zaman yüzleştiği gerçeği. Yakınlarında, komşularında, tanıdıklarında veya
tanımadıklarında. Topraktan gelen insan kendi aslına dönerek bedenini toprağa
veriyor, cismini toprağa karıyor. Ruhu ise ezelin ve ebedin gerçeğine
çekiliyor. Ruhu olmayan bedenin bir anlamı yoktur. Ruh bedenden çekilince beden
topraktan başka bir şey değildir. Toprağa karılınca cisim sonsuzluk âlemine
geçen ruh yeni hali ve durumu iledir.
Akıllı insan kendini sorgular, geleceğini bir ölçünün,
yolun istikametindeki niyetiyle şekillendirir. Çıplak ayakla toprağa değen ayak
bir hissediş içindedir. Varlık bilincinin en azından farkında olur.
Uzun bir yolculuğa çıkmış olan bir insanın gözlerinde
bitmeyen bir dünya var gibi görünür. Yıllar geçer bu hiç bitmeyecekmiş gibi
sanılır ileriye bakılınca. Dönüp geriye bakıldığında hiç yaşanmamış gibi on
yıllar durur geride. Zamanın bütün ayrıntıları silinir, sadece iz bırakanları
kalır bellekte. Geçen on yılların acıları, hüzünleri, kahırları, sevgileri,
taşkınlıkları, sınır tanımazlıkları, iyileri ve kötüleri, güzelleri ve
çirkinleri, günahları ve sevaplarıyla geçip gitmiş ama hepsi kayıt altına
alınmış bir geçmiş kalır geride.
Ölümü düşünme sınır bilme ve tanımadır. Had bilme ve
anlamadır. Ölümü düşünme asla bir karamsarlık duygusu oluşturmaz. Her gün
acılar içinde kıvranan insanlığın acılarını bilme, tanıma, anlama duygusudur.
Yaşadığımız şu yüzyılda insanlığın ölümü, derin acıları ve hüzünleri
hissedilmedikçe yaşanan hayatın bir anlamı olmaz. Dünyayı salt kendi beninde
gören ve onunla olma duygusu, kendine küçük bir dünya kozası örer ve içinde
hapsolur. Hiçbir zaman acıların kendisine dokunmayacağını sanır. Gün gelip
yalnızlığın ve kimsesizliğin tuzağına düşünce iş işten geçmiş olur. Bunların
sonu gene bir uçurum olan ya bir intihardır, ya da bunalımlı bir çürüyüştür.
Huzurevlerine terk edilen insanların huzursuzluğu, yalnızlığı ve çaresizliği
büyük ölçüde terk edilmişliktir. Terk ediliş geçmişin birikimidir. Terk edişin
sonu terk ediliştir. İlk adımı son adımı olur insanlığın. Hiçbir zaman
günahlarımızı ve sorumluluklarımızı başkasına yükleyemeyiz. Ve belki de o ilk
biliş ve düşünüş bizim geleceğe dönük bakışımızı ve yol üslubumuzu belirler.
Kendini bilmek varlık bilincini kavramak o ilk hissedişle başlar.
Ölüm bilinci insanı insana bağlar. İnsanın öteleri
düşünmesine neden olur. Yaşananların boşa değil doluya olması gerektiği
bilinciyle duyarlı kılar. Müslüman niçin namaz kılar, oruç tutar, zekât verir,
hacca gider, Allah ve elçisini birler tanır Bu ilk zorunlu ibadetler insanın
ölüm duygusunu canlı tutan en önemli edimleridir.
İnsan kendinden uzaklaştıkça kendini unutur. İnsanlığın
acılarını hissetmez ve bilmez. Kendinden uzaklaştıkça acımasızlaşır,
zalimleşir, mağrurlaşır, kötülüklerde sınır tanımaz olur. Öte duygusu ve ölüm
duygusu insanın ayaklarını yere sağlam basmasını sağlar.
Bir orucun ardından bir bayram hüznünü acıyla yaşıyoruz.
Çünkü insanlığın ölümünün bir bütün olarak yaşandığı bir zamandayız.
Hissedişsizliğin ve canavarlaşmanın bir oyununun oynandığı bir tiyatro
sahnesinde gibiyiz. Ne biz bu sahnenin insanıyız, ne bu sahne bize aittir. Bir
başka dünyada gibiyiz ki en kötüsü de budur. Ölümsüzlüğü düşünen insan
yığınlarının dünyasını soluyoruz. Hepsi budur.