Çelişkiler ülkesiyiz. Ne yazık bu bir hayat tarzı oldu. Unutkan bir toplumuz da. Olaylar öylesine hızlı gelişiyor ki bazen kendimiz bile farkına varmadan aynı çelişkileri yaşayabiliyoruz. 1950’li yıllardan beri AB’ye girmek için çırpınılıp duruluyor. Hemen hemen bütün iktidarların en temel konusu bu olmuştur. Üstad Sezai Karakoç ile merhum Erbakan Hoca’yı ve partilerini bunda ayrı tutmalıyız. Hoca’nın 1969 dönemi meclisteki ilk yıllarına ait meclis konuşmalarını derlemiş bir araya getirmiş ve düzenlemiştim. O dönemdeki meclis konuşmaları ve sonrasında en çok karşı çıktığı bir konuydu AET, AT, daha sonra AB. Bu birliğin bir Katolik Hıristiyan birliği olduğu üzerinde duruyordu. Üstad Sezai Karakoç da yazılarında, konuşmalarında bu konunun üzerinde duyarlıkla duruyor. Avrupa devletlerinin tek devlet ve güç olma çabası olarak görüyor.
AB kendi ruhuna uygun bir hayat öneriyor. Yani Katolik Hıristiyanlık ruhuna uygun bir hayat. Hıristiyanlık kültürü tarihi süreçte esnediği ve kuralsızlığa teslim olduğundan her türlü yoruma, kapıya açık duruyor. Kilise ile yönetenler arasında uçurumlar bulunuyor. Sapkınlıklara karşı bir itirazı dahi olamıyor. İtiraz etse bile bir değeri yok. Çünkü kilisenin kendisi de kimi sapkınlıkların kurbanı ve bu sürekli gündeme geliyor. Alkol, zina, gayrimeşru ilişkiler Hıristiyan dünyasında doğal karşılanıyor.
İslâm’ın temel kuralları var. İnsanlığın zararına olan her durum ve davranış yasaklanıyor. Bu gibi şeylere müsamaha gösterilmiyor. Her türlü olumsuzluğa karşı hem yasalar koyuyor hem de dini bir gereklilik olarak haram deniliyor. Zaten haram olan şey doğal bir biçimde yasak kapsamına giriyor. Bunlar yasalardan çok daha etkili oluyor. Yasalar ve yasaklar insanların çok da hoşuna gidebilen bir şey değil. Ama bir Müslüman için haram denilince akan sular duruyor. İnsanlar bu kurala kendiliğinden uyuyor ve uyum gösteriyorlar.
AB kapısında yıllardır bekletiliyoruz. Onlar ise aday ülkelere yasalar koyuyor, ilkeler dayatıyor. Bunlar aday ülkeler için ev ödevleridir. Komünizmin etkisini yitirmesi, bloğun dağılmasından sonra birçok Hıristiyan ülke bu birliğe dâhil edildi. Türkiye hâlâ bekletiliyor.
Elbette bekletmelerinin gerekçeleri var. Türkiye halkı Müslüman ve İslâm medeniyeti dairesinde bulunuyor. Müslüman bireyler yasalar konulsa da haram denilen şeylere mesafelidirler. Avrupa’ya işçilerimiz gittiğinde, başlangıçta çok da dini esaslara uymadıkları hâlde, Batı kültürü karşısında özlerine döndüler. Batılılar bundan da rahatsız oldular. Müslümanlar kendilerine özgü yollar buldular. Mahalleler, kültür merkezleri, camiler kurarak onların etrafında yoğunlaştılar. Bu yaşama biçimi Hıristiyan aileleri de etkiledi zaman içinde. Şimdi ise AB devlet yöneticileri gerek yerel, gerekse ulusal düzeyde yaptırımlara gitti. Müslümanların çocuklarını bahaneler üreterek ellerinden aldı. Binlerce çocuk ailelerinden koparılarak kendi ruhlarına uygun ya da yozlaştırarak yetiştiriyorlar. 18 yaşını aşan bir çocuk çok rahat evini terk edip gidebiliyor.
Türkiye uzun zamandır bu ilkelere ve kurallara uyamadığından veya güven duyulmadığından oyalanıyor. Kimi zaman birliğe alınmayacak duygusu bir yılgınlık getiriyor. Süreçte Müslümanların asla kabul edemeyeceği dayatmalarda bulunuluyor. Domuz etinin ve zinanın serbest bırakılması, ezan gibi etkili ibadetlere sınırlama getirilmesi en belirgin olanlarından.
Türkiye’de iktidarın öğrenci evlerini bahane ederek bir çıkış yapması kendileriyle çelişiyor açıkçası. Seçimlerin yaklaştığı şu zamanda kimi yanan gönüllere su serpmekten başka bir işe yaramıyor. Sayın Başbakan’ın zaman zaman bu gibi çıkışlarını görmedik değil. Zinanın yasaklanması, idamın yeniden uygulanması gibi. Epeyce de gürültü kopardı. Sonra da unutuldu. Medya ve kimi çevreler bunun üzerine alabildiğine gürültü kopardı. Sonra ise suskunluğa bırakıldı. Şimdiki tartışma ve gerilimlerin de böyle olacağı kesin. Birbirimizi yemekten, karalamaktan uçurumları büyütmekten başka bir iş yapılamıyor. Çünkü Sayın Başbakan kendisine karşı olanları “düşman” olarak niteliyor ki, bu çok tehlikeli bir durum.