Çanakkale Savaşı, dünya savaş tarihinin, güçlerin eşitsizliği anlamında örnek gösterilebilecek özelliklere sahip bir savaştır. Çikolata, jambon, bisküvi, taze et yiyen, sıcak kakao veya çay içen askere karşılık, eğer şekersiz üzüm hoşafını bulabilirse öğün yapabilecek kahraman Mehmetçiğin hikâyesidir Çanakkale…    

Kapitalist sömürgeci kan emici vampir Avrupa, dünyanın sömürülememiş tek ülkesi olan Osmanlı’ya 3 Kasım 1914’te Çanakkale Boğazı’ndan saldırdı. Bu saldırıda Avrupa kadar bizim içerideki “beyinsiz” tayfasının da etkisi çok büyüktür. Şahsi menfaatleri uğruna memleketi, kumarbaz bir elin içindeki  “zar”  misali kumar masasının tam ortasına fırlatan Enver’ler, Talat’lar, Cemal’ler, Sait Halim’ler velhasıl topyekûn  “İttihat” kadrosu...

 (Gönüllü olarak savaşa katılan ve fotoğrafta “Gönüllü Bombacı” yazan Adil Şahin.)

Çanakkale Savaşı, 3 Kasım 1914’te başladı ve 9 Ocak 1916’da bitti yani toplam 16 ay sürdü. Peki, biz okullarda ne öğreniyoruz Ne biliyoruz toplam 16 ay süren bu savaş hakkında Cevabı gayet basit; Çanakkale Savaşları 18 Mart’ta başladı ve Mustafa Kemal Paşa’nın olağanüstü gayreti ile aynı gün bitti.  Türkiye’de yaşayan ve Türk okullarından mezun olan hemen hemen herkes Çanakkale Savaşları hakkında sanırım bu bilgiyi bilmektedir. Fakat kitaplara kadar geçen bu bilgi baştan aşağıya kadar yanlıştır. Zira;

1-Çanakkale Savaşı 18 Mart 1915’te değil, 3 Kasım 1914’te başlamıştır.

2-Çanakkale Savaşı 18 Mart 1915’te değil, 9 Ocak 1916’da bitmiştir.

3-18 Mart 1915’te Mustafa Kemal Paşa, paşa değil yarbaydı.

4-18 Mart Deniz Zaferi’nde Yarbay Mustafa Kemal Bey’in hiçbir etkisi yoktu.

Evet evet yanlış okumadınız. Okuduklarınız göz yanılgısı değildir. Mustafa Kemal Bey’in “yani Atatürk’ün” 18 Mart Çanakkale Zaferi’nde hiçbir katkısı yoktur. Şaşırdığınızı, inanmak istemediğinizi görür gibiyim. Zaten mantık gereği Mustafa Kemal Atatürk’ün 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi’nde olmaması, görev almaması gerekmektedir. Zira 18 Mart zaferi bir deniz savaşıdır. Yabancı işgal gemileriyle kıyılara yerleşmiş Osmanlı topçularının arasında geçen bir savaştır. Mustafa Kemal ise piyade sınıfına mensup bir yarbaydır. Dolayısı ile sınıfı ve ordudaki kategorisi itibari ile bir karacı olduğu için deniz savaşında vazifesi yoktur.

İşte can alan soru; peki o halde biz ülke olarak neden şanlı bir deniz zaferi olan 18 Mart’ta bir karacı piyade olan Mustafa Kemal Atatürk’e ağıtlar yakıyoruz. Neden, bu destansı zaferin hakiki kahramanları olan Çanakkale Genel Komutanı Cevat Paşa’yı, ya da yaveri Selahaddin Adil Bey’i, döşediği mayınlarla boğazı işgal güçlerine mezarlık haline getiren Nusrat Mayın Gemisi’nin kaptanı Tophaneli İsmail Hakkı Bey’i, ya da mayıncı Yüzbaşı Nazmi Bey’i hiçbir resmi törende hayırla yâd edip ruhlarına dua okumuyoruz Ne yazık ki yaşanılan tarihle bizlere öğretilen tarih arasındaki fark bu kadar farklı.

Emrindeki bir avuç askerle, bir tümen düşman askerine kök söktüren Ezineli Yahya Çavuş’un askerlerine verdiği şu emri hangi “Çılgın Türk”, hangi mantık yapısı ile izah edebilir; “Arkadaşlar düşman çok mermi az. Mümkünse bir mermi ile birden fazla düşman öldürün. Allah bizimle beraberdir.”Yahya Çavuş’un verdiği bu emir bazı maneviyat yoksunlarının dediği gibi “Şu Çılgın Türk’ün”  değil,  “Şu İmanlı Türk’ün” vereceği bir emirdir. 96 sene evvel kanı ile canı ile dudağında eksik olmayan duası ile yiğitlik, mertlik, erkeklik nedir âleme gösteren ve kahramanlık tarihinin şiirini yazan Mehmet’e, Hz. Muhammed’in  (S.A.V.) can askeri Mehmet’e bugün “milli şuur” fakirleri çıkmış “Şu Çılgın Türkler” diyor. Hadiseyi dışarıdan görüldüğü kadar zanneden bu güruh babasının yılbaşı akşamları yaptığı çılgınlıklarla karıştırıyor, “Şu İmanlı Türk’ün” şanlı destanını… 

Yahya Çavuş’un bir avuç askerle saldırdığı düşman çıkartma tümeninin komutanı arkadaki birliklere gönderdiği yardım çağrısı telgrafında; “Dikkat, Türkler üzerimize uçarak geliyor, Türk makineli tüfekleri bize göz açtırmıyor. Çok fazla kayıp veriyoruz” diyecektir. Ne o yoksa “Şu Çılgın Türkler” uçmayı da mı öğrendi… Ve Genel Kurmay Başkanlığı’nın verdiği bilgiye göre o gün ne Ezineli Yahya Çavuş’ta, ne askerlerinde makineli tüfek yoktur yalnızca “çakaralmaz” piyade tüfeği mevcuttur! 

 Hayal mi görmektedir düşman komutan yoksa insan aklının aciz kalacağı başka şeyler mi oldu oralarda. O kana doymuş topraklarda…

18 Mart Deniz Zaferi’nin şanlı kumandanı Cevat Paşa, Kurmay Başkanı Selahattin Adil Bey, ilk şehitler Üsteğmen Hasan ve Yardımcısı Mevsuf, Boğaz’a mayın döşeyen “Nusrat Mayın Gemisi”nin kumandanı Tophaneli Hakkı, Yüzbaşı Nazım, attığı bir top mermisi ile Boğaz’a bir tespih gibi dizilen dev savaş gemilerini birbirine çarptıran şanlı asker Mehmet Seyit Onbaşı, tonlarca ağırlığındaki topları kalelerden sahile indirme başarısını gösteren 65 yaşındaki Yüzbaşı Ramazan Ağa, 3. Kolordu Kumandanı Esat Paşa, Cafer Tayyar Paşa, Mareşal Fevzi Çakmak, Tümen Kumandanı Kazım Karabekir, Vehip Paşa, Albay Ali Rıza Bey, 25 Nisan sabahı çıkartma yapan ilk Anzak birlikleri ile ilk çatışmaya giren 27. Piyade Alay Kumandanı Yarbay Şefik Aker, din için, devlet için, can çekişen millet için son nefesine, son neferine kadar tüm alayını geride bir kişi kalmamacasına feda eden ve en sonunda kendisi de Allah’ına kavuşan 57. Piyade (Şehitler) Alayı’nın kahraman Kumandanı Şehit Yarbay Hüseyin Avni Bey, anası tarafından genç yaşında bu vatana kurban seçilen Yozgat Sorgunlu Kınalı Hasan ya da, “Düşman taarruza kalkarsa saldırın. Yaralı ya da ölüler ile uğraşmayın. Ölülerin üstüne basın ve ilerleyin. Ben yaralanırsam benim de üstüme basın ve ilerleyin. Zira ben size öyle yapacağım” diyen kahramanlık heykeli Yüzbaşı Atıf’ı ve bu toprakları kanı ile sulayan 250.000 vatan evladını bugün kim tanıyor ve hatırlıyor Hiç kimse…

Çanakkale, dünya savaş teknolojisinin en modern savaş makinelerine karşı, Müslüman ümmet  evladının bileği ile sarsılmayan imanı ile cevap verdiği müstesna bir coğrafyadır. Bugün Japonya’da okula başlayan her çocuk devlet tarafından Hiroşima’ya, Nagazaki’ye götürülüp “milli şuur” kazandırılırken Batı medeniyetinin önünde diz çöktüğü “Çanakkale” bizim elimizde her zaman ve daima “üvey evlat” durumunda…   

 (18 Mart zaferinin gerçek kahramanı Cevat Paşa, Kurmay Başkan Selahhaddin Adil Bey ve şanlı komuta kademesi.)

 Vatan savunmasında her gence bir vazife düşmektedir. 1915’te genç olanlara bu vatan için “ölmek” vazifesi düşerken, 2013’te genç olanlara ise “Çanakkale şuuru ile şuurlanmak ve hayatını o şekilde biçimlendirmek” vazifesi düşüyor. 1915’te cepheden kaçan gencin durumu ne ise 2013’te bu şuur ile şuurlaşmayan gencin hali aynıdır. İkisi de “Vatan Haini”…

18 Mart 1915‘de Boğaz’dan defolup giden “Dev Düşman Armadalarının” ardından, “Gittiler, geçemediler, geçemeyecekler…” diyen Cevat Paşaları tanımak ve hakkıyla anlamak lazım…   Evet, takriben 15 ay süren ama sadece bir gün hatırlanan Çanakkale’den gerçekten gittiler, geçemediler ve asla geçemeyecekler.

Çünkü bu necip millet, başı her sıkıştığında Kerevizdere Savunmas’ında düşman birlikleri iç bölgelere doğru hızla ilerlerken göğsündeki Kur’an-ı Kerim’i gökyüzüne kaldırıp, “Yetiş ya Muhammed kitabın gidiyor” diye haykıran Binbaşı Lütfi Bey’in haykırdığı gibi haykırır  ve o Allah’ın Habibi, Resulü yardıma gelir. Hep geldi, hep geliyor ve inşallah hep gelecek… İnandık ve iman ettik elhamdülillah… 

Bugün ders kitaplarımızda dahi Çanakkale Zaferi 18 Mart’ta olmuştur diye geçer. Bir kere daha ve bin kere daha söyleyelim ki bu muazzam savaş; 3 Kasım 1914’te başlar ve 9 Ocak 1916’da sona erer. 18 Mart 1915’te deniz savaşı biter ama bir ay sonra 25 Nisan 1915’te Çanakkale Kara Savaşları başlar. İşte 19. Piyade Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal Bey’in savaşa dâhil olduğu ve gerçekten de olağanüstü başarılara imza attığı bölüm budur yani savaşın 25 Nisan 1915’ten sonra başlayan “Kara Savaşları” kısmıdır.  Kara Savaşları da 9 Ocak 1916’da biter. Dolayısıyla Çanakkale Savaşları’nın kesin zafer tarihi 18 Mart değil,  “9 Ocak 1916”dır. Çanakkale Zaferi’nin 98. yıldönümü hepimize kutlu olsun. 

Dedelere layık olabilirsek ne mutlu bize…

Çanakkale şehitlerine 2013’ten sesleniyorum:

Dedeler; davanız davamız, Yolunuz yolumuzdur eyvallah… 

Muhabbetle.