İmkânın var olması varlığa çıkış için yeterli sebep değildir. İmkân halinde olan şeyin varlığa çıkışına bir fail gerekir ki metafizik alanda bu fail Allah’tır. İnsan mümkünler dünyasında yaşar. Mümkün oluş insanın umudunun temelini oluşturur. Çünkü imkân dâhilinde olan her şey olabilir. Yahut olmuş olan her şey imkân dairesindedir. Bu bağlamda imkânsızlık yaradılışa konu olamaz. Yani “Allah kendisinin kaldıramayacağı bir taşı yaratabilir mi?” sorusu abestir ve Allah abes içeren fiilde bulunmaz.

En ufak ihtimal bile insanın umudunun yeşermesine sebep oluyor. Her şeye kadir Allah inancı ve her şeyi var eden Allah inancı ister istemez sebeplerin paranteze alınmasına ve her şeyin failine iltica edilmesine neden oluyor. Ancak Müslüman zihinler bu noktada biraz kriz haline girmiş gibi. Sebeplerin terki nereye kadardır? Ve ne zamana kadar sürdürülebilir?

Rivayet o ki; Dervişin birisi bütün hayattan el ayak çekmeye, bütün sebepleri terk etmeye ve metruk bir yatırda inzivaya çekilmeye karar vermiş. Ne de olsa rızkı verenin Allah olduğunu Allah’ın her şeyi gördüğünü ve bildiğini, kendisini aç bırakmayacağını mutlak olarak bütün sebepleri terk etmesi gerektiğini düşünmüş. Metruk binanın uç bir kenarında inzivaya çekilen derviş acıkmaya başlamış. Bir gün, iki gün derken açlığı dayanılmaz bir hal alınca, bir de ne görsün elinde bir tepsi börek ile bir kadıncağız metruk yatıra doğru geliyor. Sevinmiş Rabbim beni gördü demiş. Rüyasında yatırda açıkmış bir dervişin olduğunu gören kadın binanın bir orasına bir burasına bakınmış kimse yok, herhalde yanlış yere geldim deyu geri dönmeye kalkışınca bizim derviş “öhöö” “öhöö” deyivermiş. 

Bu hikâye olmuş mu bilinmez ancak tam bu hali yaşıyoruz. Bazen öksürmek dahi olsa sebepleri inşa etmemiz gerektiğini unutuyoruz. Bazen bağırsak da kararı verenin biz olmadığımızı bilemiyoruz.

Hz. Peygamber (s.a.v), Uhud Harbi’nde gördüğü bir rüya üzerine çift zırh giydiği rivayet edilir. Gördüğü rüya kuşkusuz harbin sonucu ve nasıl vuku bulacağına dairdir. Yani harple ilgili bilgi Efendimizde (s.a.v)  harp öncesi mevcuttur. Ancak buna rağmen esbaba sarılmayı bırakmamış ve çift zırh giymiştir.  Bazen haklı olmanız galip geleceğiniz anlamına gelmez. Haktan yana olmanız da galip olmanız neticesini vermez. Hak olmanız bile galip olacağınız anlamına gelmez. Neden mi?  Çünkü Uhud’da fahri âlem Efendimiz zahirde galip gelmedi de ondan.  Onlarca zahir sebebi var Uhud Harbi’nin ancak hangi zahir sebep bir batın hakikatten zuhur etmedi ki! Hangi zahir sebep bir üst hakikatten dolayı vuku bulmadı ki!

Yani süreçlerin zahir ve batın değerlendirilmesi gerekiyor sanırım. Burası daha da zor bir alan.  Zahirde yenilen taraf, batında galip gelir. Batında yenilen ise zahirde galip gelemez. Zahiri batın belirler. Daha doğru bir ifade ile batın asıl, zahir ferdir. Ancak batında kazanmak iddiası sosyal yapılarda ortaya çıkan kültürel hüznün ilk halkasını oluşturur.  Kişinin her olaydan galip çıktık idraki ile davranması gerçeği ıskalamasına neden olabilir.  Bu yüzden batında kimin kazandığını anlamak batın olunca belli olacak bir süreçtir. Zihnimizi yanıltmaya gerek yok. Biz şeriata tabiyiz ve şeriat zahire bakar.

Ülke olarak hengâmeli bir sürece daha girdik. Bu süreçte kazananlar olacak kaybedenler olacak. Ne kazananın kazanması hakikat olduğu anlamına gelir. Ne de kaybedenin kaybetmesi hakikat olmadığı anlamına gelir. Şahsi fikrim demokrasi o kadar da kutsanacak bir yönetim biçimi değil. İnsanlar hümanist söylemlerin hışmından korktuğu için pek topa girmedi ancak derin bir analizle oyların eşitliğini tartışmak zorundadır. Oyların eşitliği mi gerekçelerin eşitliği mi tartışma konusu yapılabilir? Bu sorulara cevap vermemiz gerekiyor ancak başka yazının konusu…

Kimse hain değil, kimse ülkeyi satmış da değil, ülkenin beka meselesi de bugün ortaya çıkmış bir mesele değil. Ülkenin beka meselesi olması başka bir şeydir. Bu beka meselesini oy devşirme aracı olarak kullanmak başka bir şeydir. Ülkenin beka meselesi olduğunu bir an olsun kabul edelim. Peki, bu krizde size neden güvenelim. Sizin başlattığınız yahut idare ettiğiniz süreçlerin neticesi derinleşen bu sorun hakkında sizin çözüm olduğunuza neden güvenelim. Ahlak önce görevi bırakmanızı gerektirmez mi?  Zira sizlerin bir şekilde dahil olduğunuz süreçler bu sorunu derinleştirmedi mi?

Sorular çok, ancak ne bu soruları korkusuzca sorabilecek bir yürek var, ne bu sorulara cevap verecek bir idrak.  İnsanları hengame esnasında yanlışa yönlendirme derdinde olanların varlığını görüyorum.

H.132’de Abbâsî ihtilali başarıya ulaşmış ve iktidar Emevîlerden devr alınmıştı. İlk Abbâsî halifesi Ebü’l-Abbâs es-Seffâh’ın amcası Dâvud b. Ali, Kûfe mescidindeki konuşmasında, “Biliniz ki hilâfet, İsa b. Meryem’e teslim edeceğimiz güne dek bizden çıkmayacak” demişti…  Abbâsî’lerden bu güne yaklaşık bin üç yüz sene geçti. Ne Hz. İsa geldi ne de Abbâsî devleti varlığını devam ettirebildi.

Kimse kendisini baki zannetmesin. Her şey zamana karşı yenilir ve her şey zaman karşısında mağlup olur.