Dünyadayız, bir handa. Gelip geçici heveslerle kuşatılmış

oyalanma yurdu nda Hedefimiz belli, yolun sonuna bozulmaya uğramadan

varabilmek.

Kuyu mu istemişti Yusuf aleyhisselâmı yoksa Yusuf

aleyhisselâm mı kuyuyu Onu kuyuya atanlar mı kurnazdı, yıllar sonra Mısır ın

başında yönetimdeyken ondan buğday isteyen kardeşlerini tanıyan ve affeden

Yusuf (a.s) mi

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) in sırtına işkembe koyanlar

mı güçlüydü, Taif te taş atan çarıklarını kanla dolduran o çocuklar mı Bilal-i

Habeşi nin üzerine kayayı koyup ezen, kızgın güneşin altındaki zulüm sahipleri

mi Şehit ettiği adamın etinden pişirdiği yemeği, günlerce zindanda tuttuğu ve

aç bıraktığı, şehidin eşi ile çocuğuna sunan o zalim mi

Bir kurnaz var belli ki var. Safiyete leke sürmeye

çalışan karakarga gibi gözleri ve gagalarıyla, didik didik, lime lime etmek

için uçan kurnazlar. Yürüyenlerin yolunu önceden öğrenip güzergâha kaya döşeyen

ve kahkaha atarak bekleyen kurnazlar. Derinin içinde kızgın ateş gibi dolaşan,

kanı tepeye sıçratınca kavi mutlu olan, debdebelerinin farkına varamayan

kurnazlar. Ahirete inanmayan ya da ahreti yanlış anlayan, sorguyu suali, hakkı

helalliği unutan kurnazlar. Gıybetlerin hepsi apaçık ortaya çıkacak oysa. Bir

bir dökülecek tüm gerçek niyetler. Aslını öğrendiğimiz vakit gülebilecekler mi

acaba Ya biz Biz hakkımızı nasıl helal edeceğiz duyduktan sonra o

söylenenleri o niyetleri. Akşam çökmüş olacak, bulutlar çoktan kaybolmuş. Yeni

bir sabahı olmayan tek gecemizdir o. Günahlarımızın ayıplarımızın kul

haklarımızın ortaya döküldüğü an. En karanlık gecemizdir, pişmanlığımızın

telafisinin olmayacağını ve keşke diyerek susakalacağımızı anladığımız an.

Kırılmış camları bile yapıştıramıyorken, derisi eskiyen çantamızın dökülmesini

durduramıyorken ve belki de en vahimi ölmüş bedenimizin çürümesine engel

olamıyorken bu kibir bu önyargı bu korkusuzluk niye Akşamın çöküşünü mü

bekleyeceğiz anlamak için gerçekleri Üzerimize yağdığı vakit küfrün zifti,

hangi rahmet yıkayacak arındıracak bizleri Ödeyemediğimiz hakları silebilecek

bir rahmetin olmadığını biliyorduk oysa. Yine de nasıl korkusuz ve acımasızdık,

nasıl vicdansızdık. Üstelik yetimdi ya karşımızdaki, kimi kimsesi yoktu

Allah tan başka. Bu da bir güven verdi değil mi bizlere, ezebilmek için onu.

Kendimizi yükselen bir kulenin tepesinde gördük. Kule Babil kulesiydi ve

yıkılacağını hepimiz biliyorduk. Hepimiz biliyorduk bir gün toprak olacaktık.

En aciz en güçsüz en savunmasız kalacaktık toprağın altında. Yılanlar akrepler

gezinecekti saçlarımızın içinde, tutup atamayacaktık bile. Çürümeye yüz tutmuş

bedenimizi parçalayacaktı mikroorganizmalar, yaşarken gözümüzün bile göremediği

o minnacık canavarlar. Ve biz hiçbir şey yapamayacaktık.  Elimiz kolumuz bağlı kaldı bu beyaz kefenin

içinde, bu kefenin içinde biz ne kadar da mahkûmuz! Ruhumuz, ya sevgili

ruhumuz Yaşarken kıymetini pek bilemediğimiz, anlayamadığımız ruhcağızımız.

Eziyetlerimizi en çok çeken (oysa en çok kalbimiz çeker sanırız, değil)

ruhcağızımız.

Ve o gün susmayacak dil, göz, kulak ve eller Hepsi bize

ihanet edip gerçeği söyleyecekler. Kendi bedenimize hâkim bile değilmişiz meğer

diyeceğiz. Meğer biz bir hiçmişiz.