Pek çoğunuz “Beyaz Zambaklar Ülkesi”ni okudunuz.
Bataklıklardan çiçekler ülkesine dönüştürülen Finlandiya’yı.
Ne ki beyaz zambaklar ülkesine gittiğinizde aylarca yerden kalkmayan kar sizde fazla sevinç bırakmaz.
Fakat Afrika’nın orta yerinde Ruanda; çay, kahve ve muz bahçeleri ile yemyeşildir.
Afrika denince çöpten geçilmeyen diyar, sananlara inat tertemiz.
Zira güzel bir adetleri var; “UMUGANDA”, temizlik günü.
Her ayın son cumartesi, trafik durdurulur, zira bütün şehrin temizlik günüdür.
Sabah 7 ile 12 arası, 18-65 yaş arası bütün halk, devlet başkanı dâhil temizlik yaparlar.
Önce evlerinden başlayıp sonra bahçe ve kapı önleri, sokaklar derken bütün şehir tertemiz olur.
Trafik durdurulunca cadde ve sokaklar çocuklara kalmakta, insanlar neşe içerisinde yürüyüp, koşup, spor yapmakta.
Ne güzel olurdu bizim ülkemizde de ayda bir gün, araçsız; yaya yaşamak.
Belediye bizde de neden “umuganda” temizlik günü uygulamaz, acaba. Plastik poşet ve çanta kullanmak yasak. Muz kabuklarından kağıt yapmaktalar, eğitime önem vermekte, evlerine kütüphane kurmaktalar.
Komşuları Uganda, Tanzanya, Kongo ve Burundi.
Başkent Kigali, Afrika’nın en temiz şehri. Turistler bu güvenli şehirde sabaha dek dolaşabilmekte. Motosiklet kullananlar kask takmak ve sırtında numara bulunan tişört giymek zorunda.
Peki bu güzel ülkenin geçmişi nasıldı dediğimizde duraksamaktayız.
Daha çok yakın geçmişinde büyük bir acısı bulunmakta
Sthern Dergisinde görmüştüm ilk, 1994’ün ödül almış acı fotoğraflarında; katledilen yakınlarını, evlatlarını gömecek takatleri olmadığı için çöpe bıraktıklarını.
Bu soykırım da her zaman olduğu gibi, yine batılıların marifeti. Siyah beyaz ayrımı, Türk Kürt ayrımı yaparcasına, kardeşçe yaşayan halkın arasını bu kez güzel ırk, çirkin ırk olarak açmışlar.
Bu kez uzun boylu, zarif ya da geniş burunlu ayrımını kafalarına bir balyoz gibi indirmiş üstelik hepsi siyah ve hepsi Hıristiyan olduğu halde bir gladyatör gibi canlı canlı birbirlerine parçalattırmışlar.
Ruandalı bugün bu ayırıcı kelimeleri duymaktan nefret etse de, Hutular çoğunluk Tutsiler ise azınlıktı. Belçika güzel ırkı tutmuş, Hutuları ezmiş.
Vakti geldiğinde, nefret yoğurdunun mayası tutunca, bu kez ezilen Hutuları desteklemiş, düşman saflarını birbirlerine işaret etmiştir.
Daima sömürge olan ülke, 1962’de bağımsızlığına kavuşur fakat çalkantılar bitmez. Hutular iktidara gelince azınlık olan Tutsilere zulüm başlar, dışlanma ile büyük kısmı göç ederler. İyi eğitimli olduklarından ülke dışında RYB teşkilatını kurup hükümete karşı savaşırlar. Fakat sonunda barışa karar verirler. Ne ki öyle barış, çözüm süreci istemekle olmaz, baykuşlar karar verecektir önce. Aşırı milliyetçi Hutular, daha acımasız bir örgüt kurarak barışı istemezler. Yüzbinlerce satır ve pala satın alırlar. Katliam bahanesi de gecikmedi zaten, 6 Nisan 1994’de Hutu olan devlet başkanının uçağı düşürüldü. Devlet radyosu katliam çağrısı yaptı, ordu milislere silah dağıttı. Fransa katliamcı Hutulara silah verdi. Satırlar ve palalarla bir milyon insan doğrandı, parçalanarak öldürüldü. Ülkedeki BM askerleri Bosna katliamında olduğu gibi sadece seyretmedi, çekip gitti, halkı katliamcıların önüne attı. Kagere Nehri, insan cesedinden akamaz hale geldi. Kiliselerde ayin sırasında bile binlerce kişi katledildi.
Müslümanların nüfusa oranı yüzde on olmasına karşın barıştan yana oldular, pek çok insanı katliamdan kurtardılar, kahraman olarak görüldüler. İslam’ı seçenler arttı, şimdi her yanda camiler ve ezanlar.
Bizimde bu küçük ama temiz Afrika ülkesini örnek alıp onların acısı olan milyon kişinin katledildiği soykırımı unutmaya çalışıp, barış içinde yaşamalarını; kendimiz için de düşünebilir, düşmanlıkları yok edip kardeşçe bir arada yaşayabiliriz.