Dokuz ay öncesine kadar Meclis kürsüsünden “Yeni

Ortadoğu”nun hamisi, sahibi olarak yeni Türkiye gösteriliyordu. Daha sonrasında

ise bu iddialı çıkış Eylül 2012’de İstanbul’da düzenlenen ’Arap Uyanışı ve

Orta Doğu’da Barış: Müslüman ve Hıristiyan Perspektifler’’ konulu konferansta

biraz daha yumuşatılarak ’Türkiye, Orta Doğu’da mazlumların hamisidir. Mazlum

kim ise sadece onun hamisidir’’ şeklinde ifade edilmeye başlandı...

Şimdilerde, Cilvegözü Sınır Kapısı’ndaki bombalı eylem

sonrasında ise “Türkiye’yi, Suriye’ye çekmeyi hedefleyenler olabilir” ve

“Türkiye’yi savaşa sokmadan emin adımlarla yolumuza devam ediyoruz” deniliyor.

Oldukça ilginç ve bir o kadar da hızlı “vites küçültme”

durumu. Çok iddialı bir söylemden fazlasıyla ihtiyatlı bir sürece yönelişin ayak

izleri ya da “Yeni Ortadoğu”dan “Eski Ortadoğu”ya dönüş yolculuğuyla ilgili

önemli sinyaller...

Cilvegözü’ndeki bombalı saldırı, bu yönüyle Türk dış

politikası açısından önemli bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkıyor. En

azından sahip olduğumuz “siyaset-strateji-araçlar” bağlamındaki “ahengi” ya da

ahenksizliği hatırlatması boyutuyla...

Nitekim, halen söz konusu eylemin arka planı anlaşılmaya,

öğrenilmeye çalışılıyor. Bakan Davutoğlu, “Saldırıdan birçok kesimin çıkarı

olabilir. Şu anda kesin şudur diyemem.” diyor. Oldukça haklı...

Fakat ortada kesin olan bir durum var; o da düne kadar

Ortadoğu’da, özellikle de Suriye krizinde “etken” olan yeni Türkiye’nin artık

“edilgen” bir sürece-konuma sokulmaya başlanması gayretleridir.

Zira, söz konusu krizde “Amacımız Türkiye’nin etrafında bir

barış, istikrar, güvenlik ve refah kuşağı oluşturmak” iken, geldiğimiz aşama

bu. Dolayısıyla, “Şu anda kesin şudur diyemem.” itirafının kendisi bile, krizde

ne kadar inisiyatif sahibi olduğumuzu, kimlerle hareket edip etmediğimizi,

bilgi akışı ve istihbarat noktasındaki durumumuzu resmetmesi açısından

önemli. 

Burada Türkiye ve izlenilen politikalarda gelinen aşama

itibarıyla karşımıza çıkan bir diğer kilit ifade ise, Bakan Davutoğlu’nun sarf

ettiği “bir çok kesim”dir. Oysa, düne kadar bu kesimler belli idi ve rahatlıkla

belli başlı gruplar, ülke ya da ülkeler hemen fail olarak gösterilebiliyordu.

En azından dokuz ay öncesinde, “Yeni Ortadoğu”nun hamisi

olarak Suriye’deki gelişmelerle ilgili olarak şu tespiti yapabiliyorduk:  “Suriye’de olaylar sokaktaki insandan

gelmektedir”, “Suriye’de yaşananları, dışarıdan empoze edilen planlarla izah

etmeye çalışmak bölge insanına hakarettir.” Peki, ya şimdi

Evet, Suriye merkezli “Yeni Ortadoğu” politikasında en son

geldiğimiz aşama bu. Düne kadar Arap Baharı sürecinde en ön saflarda yer alan

ve kendisine önemli roller biçen dış politikamız, bugünlerde “Bahar”ın sınır

kapılarında etkisini göstermeye başlayan soğuk yüzüyle birlikte daha farklı bir

duruş sergilemeye başlamış bir durumda.

Bir diğer ifadeyle, dış politikada savunmacı

yaklaşım-refleks bir kez daha devreye girmiş gibi görünüyor. Bunun devamı,

“bekle-gör” politikası olarak kendi içine çekilme şeklinde devam ederse hiç

şaşırmayın. Çünkü bu son gelişmeler, şaşkınlığın ve içine düşülen acziyetin,

hayal kırıklığının beraberinde getirdiği doğal ve bir o kadar da kaçınılmaz,

acı bir sonuca işaret ediyor.

Nitekim, şimdi bırakın saldırıyı kimin gerçekleştirdiğini,

bombalı eylemi gerçekleştiren söz konusu aracın hangi istikametten geldiği

konusunda bile cevap vermekte zorlanan bir Türkiye durumu söz konusu. Bu da

içine girdiğimiz ya da sürüklendiğimiz krizde nasıl bir oyuna getirildiğimizin

bir başka somut göstergesi.

Bu bağlamda, “Saldırıdan birçok kesimin çıkarı olabilir. Şu

anda kesin şudur diyemem” ifadesi, aynı zamanda Türkiye’nin Suriye krizindeki

yalnızlığını ortaya koyması açısından da oldukça dikkat çekici. Oysa,

Türkiye’nin söz konusu krizde yalnızlaşmaya başladığına yönelik bir takım

tespitler gündeme getirildiğinde; “83 ülkeyi, Suriye halkının taleplerine

destek olmak hedefiyle İstanbul’da toplayabilen Türkiye’nin nasıl Suriye

konusunda yalnız kalmakla suçlanabiliyor olduğunu anlamak mümkün değildir”

deniliyordu.

Şimdi sormak lazım, nerede bu 83 ülke Bırakın 82’sini, ABD nerede

Ankara-Washington hattında esen sert rüzgarlar, hangi tarafın daha çok hayal

kırklığının bir sonucu Kim kime burada mesajlar yolluyor

Unutmamak gerekir ki, “dostlar alışverişte görsün” anlayışı

ya da hamaset, uluslararası politikada prim yapmaz. Bunu göz ardı ettiğiniz an,

bu türden kafa karışıklıklarını yaşamaya başlarsınız ve bir takım değişiklik

kararları, hamleleri ile karşı karşıya kalırsınız.

Şimdilerde yaşananlar da bu değişikliğe ya da en azından

“uyarılar” dikkate alınmadığı takdirde bunun hızlı bir şekilde

gerçekleştirilebileceğine işaret ediyor. Birileri, “birinci sınıf” aktörlerle

bu işi yapabileceği mesajını veriyor. Dolayısıyla, “Suriye’yle ilgilenmek bizim

için bir tercih meselesi değil,  zorunluluktur”

ifadesi, artık şimdi daha büyük bir anlam ve önem kazanmaya başlamış durumda.

Bekleyip, göreceğiz ya da...