Deprem afetini yaşamamızın üzerinden bir ay geçti. Deprem bölgesinden seslenen vatandaşlarımız unutulmak istenmiyor. Deprem bölgesinde içme suyuna ulaşımda, barınmak için çadır ve konteyner gibi hâlâ birçok temel ihtiyaçlar karşılanmış durumda değil. Depremin yirmi beşinci günü enkaz altından sağ kurtarılan köpek, makinalar enkazlara erken mi sokuldu acaba sorularını akıllara getirdi. Enkaz altında kurtarılabilecekken geç kalınması ile canlarından olanlar herkesin kalbinde geçmeyecek bir ağırlık olarak kalacak. Kısaca 2019’da tatbikatı yapılan depreme hazırlıksız yakalandığımızı yüzümüze vuran milyonlarca hikâye ile karşı karşıyayız. Deprem öncesi yapılacaklar, deprem sırasında yapılması gerekenler, deprem sonrası yaşamın sürdürebilirliği açısından büyük bir açık olduğu aşikâr. Yetkililer, “Biz Kahramanmaraş değil, İstanbul depremine hazırlandık” dese de aklıselim insanlar “Madem İstanbul depremi için yapılan hazırlıklar neden kısa sürede bu bölgede uygulanmadı” sorusunu sessiz sedasız soruyor.

Şu bir gerçek ki; deprem bölgesini, depremden hayatlarını değişenleri ve İstanbul depremini gündemimizden düşürmemek zorundayız. Ve yaşadığımız yıkımın sebeplerini konuşmak, çözümler üretmek, sorumlulardan, ihmalkârlık yapanlardan, tedbir almayanlardan hesap sormak zorundayız. Hem vatandaş olarak bu sorumluluğumuzdur hem de Müslüman olarak Allah’ın halifesi olarak yaratılan haklarını korumak adına Allah’a karşı vazifemizdir. 1999 Körfez depreminden sonra yapılan, başkanlığını Mimar Turgut Cansever’in yaptığı “İstanbul Deprem Çalışma Grubu” çalışmalarında şimdi iktidarın bir numaralı destekçisi Hayrettin Kahraman’ın açıklaması da şöyle olmuştu: “Ölümleri önlemek hükümetin asli vazifesidir. Bu yapılmazsa cinayet işlenmiş olur.” 

Bundan sonra doğru işler yapabilmek için doğru teşhisleri yapmak birinci vazifemizdir. Bir insan hasta olduğunda doğru tedavi için nasıl doğru teşhis önemli ise yaşadığımız bu yıkımın da doğru tahlillerini yapmak zorundayız. Tamamen algılar üzerine çalışmalar yapmak -bir senede evler yapacağız gibi- doğru zemin, doğru sosyoloji, doğru mimarlık, doğru malzeme kullanımı, işin ehli kadroları seçmek gibi.

Depremlerin ülkemizde neden bu kadar yıkıcı ve hayat bitirici olduğunu doğru teşhis edebilmek için deprem sonrası sokaklarda vatandaşlarla yapılan bir röportaja kulak vermek gerekiyor. Deprem hakkında düşünceleri sorulan bir vatandaşımız, “Kapitalist üretim modelinin dayattığı yaşam tarzının geleceği nokta burasıydı. Kapitalizmin dayattığı yaşamı sürdürmek zorunda değiliz” oldu. Vatandaşımız, doğru bir yerden bakarak depremi birkaç vicdansız müteahhide, birkaç iş bilmez siyasetçiye, işini hakkıyla yapmayan inşaat mühendisine/mimarına yıkmayıp sistem eleştirisi yaptı. Kârı önemseyen kapitalist üretim insanları her alanda zaten enkaz altında bırakırken deprem bölgesinde yaşananlar bunu cisimleştirdi, netleştirdi. 1980’de başlayan neoliberal ekonomik modelin AKP eli ile vahşi kapitalizme geçmesinin en ağır bedelini şimdi deprem bölgesi ödedi. Ekonomik yıkımını da tüm ülke olarak ödüyoruz.

Diğer bir husus, muhakkak ki hukuk alanında yapılan değişiklikler. Belirli zaman aralıkları ile “imar affı” denilen kanunların gözden geçirilmesi elzemdir. “Süreç Modeli Çerçevesinde Türkiye’nin İmar Barışı Politikasının Çözümlenmesi” başlığında Haziran 2022’de Pamukkale Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde hazırlanan yüksek lisans tezinde yer alan meselelere de dikkat etmek zorundayız. Tezin özet kısmında, “1948 yılından itibaren ülke gündemimizde yer alan imar aflarıyla, kaçak yapılaşmaya çözüm aranmış ancak başarılı olunamamıştır. İlk başlarda sadece barınma ihtiyacı doğrultusunda çıkan kaçak yapılaşma, her çıkan yeni imar affıyla birlikte farklı amaçları da içerisine alarak problemler zincirini meydana getirmiştir. Son olarak, tekrar ülke gündemine alınan imar barışı, önceki imar aflarına göre kapsamı genişletilerek ve yeni aktörler politikaya dahil edilerek 7143 sayılı torba kanun içerisinde yasalaşmıştır. Bu çalışmada, yasalaşmasını destekleyen aktörler tarafından imar barışı olarak adlandırılan, ancak karşıt görüşü savunan aktörler tarafından da imar affı olarak tanımlanan kamu politikası, süreç modeli çerçevesinde çözümlenmektedir” deniliyor.

İmar afları ile hazırlanan tezde imar aflarının kamu politikaları açısından ele alındığı gibi bundan sonra da ne kadar yıkıma sebep olduğu, insanların hayatlarını nasıl etkilediğini, sosyal yapıya etkilerini inceleyecek tezlere ihtiyaç ortaya çıkmış durumda.

Tezin sonuç kısmında ise şunlara yer veriliyor: “1948 yılından itibaren defalarca kanunlaştırılan imar affı politikaları incelendiğinde, devamlı olarak sürecin başa döndüğü görülmektedir. Devamlı surette başa dönen sürecin sebeplerinden biri, politikaların uygulama aşamasından sonra bilimsel anlamda kamu politikası çözümlemesine başvurularak, politikanın neden başarısız olduğunun araştırılmaması ve doğru çözüm önerilerinin sunulmaması gösterilebilir. Diğer bir sebebi ise hükümetlerin imar aflarıyla kaçak yapılaşmaya çözüm arayışından ziyade, devlet bütçesine gelir kazandırma amacına yönelik politikalar uygulaması olduğu söylenebilir. Bu amaç doğrultusunda çıkarılan imar affı politikalarının diğer disiplinlere etkisi unutulmakta ve altyapı, ulaşım, eğitim aksaklıkları gibi problemlere zemin hazırlanmaktadır.

Torba yasa içerisinde çıkarılan imar barışı politikasının da mevcut hükümet tarafından kritik öneme sahip belediye seçimleri öncesinde yasalaştırıldığı bilinmektedir. Alelacele torba yasa içerisinde yer bulan politikanın, komisyon görüşmeleri ve parlamento görüşmeleri incelendiğinde, gerekli düzenlemelerin yapılmadığı, politikanın uygulama aşamasından sonra tebliğ ve yönetmeliklerle düzenlemelere gidildiği görülmektedir. Bu durumunda vatandaş açısından problemlerine çözüm olmak yerine daha da işin içinden çıkarılamaz bir hale dönüştüğü gözlemlenmektedir.”

Kısaca son yapılan imar aflarının bütçeye sıcak para sağlamak için yapıldığı bilimsel tezde ortaya konuluyor. Oysa imar afları sadece barınma ihtiyacı açısından değil, orada ikame edilecek kamu binalarının inşası, ortaya çıkan toplumun her ihtiyacının giderilmesi açısından da ele alınmalıydı. Fakat şimdi yıkıntıları, enkazları kaldırmayı konuşuyoruz. Deprem sonrası evsiz kalan vatandaşlarımıza geçici barınma sağlamaya çalışıyoruz. Bir de evlerini, şehirlerini bırakıp başka şehirlere taşınan binler var.

Tezin sonuç kısmında yer alan şu ifadeler de artık hem kapitalist üretim modelinden vazgeçilmesini hem de günü birlik politikalar ile sadece oy devşirme için yapılan işlerden vazgeçilmesini ortaya koyuyor: “İmar barışı politikasında güdeme geliş ve değerlendirme aşamaları haricinde politika sivil aktörleri olan sivil toplum kuruluşlarının sınırlı olarak rol aldıkları, sürece dâhil edilmedikleri görülmektedir. Ayrıca muhalefet tarafından oldukça eleştirilen bir politika olmasına rağmen, Meclis oylamasında sadece beş ret oy ile torba yasa içerisinde yasalaşmıştır. Muhalefet tarafından da bu kanunun kabul edilme sebebi, torba yasa içerisinde vatandaşları rahatlatıcı başka kamu politikalarını içermesi olarak ifade edilmiştir. Görüldüğü üzere, politikada en aktif role resmi aktörler sahiptir ancak politikanın sebep olacağı sonuçlardan en çok etkilenen vatandaşlar olacaktır.”

Kapitalist ahlak, hepimizi tehdit ediyor. İdarecilerin, yetkililerin yaptıklarının bedelini vatandaş ödedi. Rabbim bir daha böyle büyük acılar yaşatmasın ülkemize! 

Unutmayalım! Yaşamın maliyeti, yıkımın maliyetinden daima daha ucuzdur!