Deprem ile ilk olarak bebek denecek yaşlarda tanışmışım. Babam askerde imiş, biz annem ile birlikte ebem ve dedemle yaşıyormuşuz. Depremin ardından evleri yıkılmayan komşularımız evleri yıkılanların yardımına koşmuşlar. Sonradan çeşitli vesilelerle dinlediğim kurtarılma hikâyemizi kısaca anlatmak istiyorum.

İzmir ve diğer depremlerde olduğu gibi evimizin yıkıntılarına gelen komşularımız dedeme seslenmişler, durumunu sormuşlar. Dedem kendilerinin durumunun iyi olduğunu gelin (annem) ile toruna (bana) bakmaları karşılığını vermiş. Evimiz yıkılınca dedem ile ebemin üzerine çöken tavan tamamen zemine yapışmamış, yattıkları yerin hemen yanında duran sandık ile arada oluşan boşlukta kalmışlar. Bu bakımdan dedem kurtarmaya gelenleri annemle bana yöneltmiş. Annemle bizim durumumuzda da bir sıkışma yokmuş. Deprem ile birlikte yıkılan sobanın borularının bir ucu beşiğime dayanmış, annem de aradaki boşlukta yattığı yerden benimle ilgileniyormuş. Çok sürmeden önce annemle ben, sonra da ebem ve dedem yıkıntıların altından çıkarılmışız. Anlatılana göre deprem sırasında yaşadığım korkudan olsa gerek gelecek yıllarda sık sık yaşadığım korkuyu çeşitli şekillerde ifade etmişim.

Tüm bunları İzmir depreminin ardından sürdürülen kurtarma çalışmalarının yüreğimdeki 75 yıl önceye ait korku ve acının tazelenmesi, yüreğimde oluşan ızdırabın tekrar tekrar depreşmesine vesile olması. Sadece İzmir depreminin ardından değil, 1999 depreminde de benzer heyecanı yaşamıştım. Sözün kısası hissedilen her sarsıntı beni hep çocukluk, bebeklik günlerime götürür. Bu sebeple de yıkıntıların altından çıkartılan insanlar bir yandan mutluluk verirken, öbür yandan da onların o yıkıntılar altında yaşadıkları korku ve heyecanı yüreğimde hissetmeme vesile olur.

Hayatım boyunca sıkça yaşadığım, millet olarak yaşadığımız her depremin ardından dile getirilen depreme karşı alınabilecek tedbirler tekrar tekrar dile getirilir. Bunun başında da, “Deprem değil, bina öldürdü” değerlendirmesi gelir. Bebekliğimde yaşadığım depremde de can kaybı olmasına rağmen beton binalar değil ahşap binalar söz konusuydu. Yıkıntılar arasında boş alanlar olabiliyordu. Bunun da ötesinde evler eşyalarla dolu değil, genellikle bir sandık, yatak ve yorgan ile günlük kullanılan kaplardan oluşuyordu. Şimdi öyle mi, yıkılan binalarda beton bloklar arasında insanlar sıkışıyor. Kurtarma çalışmaları da güç oluyor, kurtuluş da zorlaşıyor. Böyle olunca adına ister kentsel dönüşüm, ister binaların güçlendirilmesi deyin bu işin artık her depremden sonra lafını etmek yerine bir gazetemizin ifadesine göre “Bostana apartman ekmekten” vazgeçelim, bu tür yapılaşmalara imkân vermeyelim, 1999 depreminin ardından yapılan hukuki düzenlemelerin tam olarak hayata geçirilmesini sağlayalım ki, depremin ardından, “Yıkılan iki bina tescilli çürük” demek zorunda kalmayalım, rant uğruna bataklıklar imara açılmasın, zemin etütleri olmayan yerlerde inşaat izni verilmesin. Depreme karşı yapılaşmada nelere dikkat edilmesini artık bilmeyen kalmadı ama uygulamada bir türlü istenen noktaya gelinemedi.
Bundan sonra olsun bazıları kazanacakları para uğruna insanların hayatını tehlikeye atmak gibi bir vicdansızlıktan kurtulsunlar. Sadece depremi fiilen yaşayanlar değil, yaşamayanlar da o acıyı hissediyor, yürekler sızlıyor.