Son dönemde Müslümanlığını hayatın her alanında önemseyen kesimlerde ve onların nesillerinde dikkatleri çeken bazı kırılmaların olduğu aşikâr. Modern zamanlarda dinin dünya ahiret dengesinin kurulmasına büyük katkısı olan İslamcılık fikrinin hayattan kopmasına ve bu dengenin dünyayı algılayışın dinsel içerikten yoksunlaşmasına neden olan bir kırılmadan söz ediyoruz. İster bunun adına sekülerleşme diyelim, ister başka bir kavramsal içerikle açıklayalım bu vakanın toplumsal gerçekliğimiz içerisinde fazlasıyla hissedildiğini görüyoruz. Bunu zamanın bilinç düzeyiyle açıklamanın dışında asıl sebeplerine de odaklanmak gerektiği muhakkak.

Özellikle geçmişten gelen İslamcı kimliğini üzerinde taşıyarak (değişim ve gelişim kavramlarıyla bu kimliğin aşıldığı ifade edilse de) muhafazakâr demokratlıkla yola başlayıp milliyetçi muhafazakârlıkla yoluna devam eden bir yönetimin söz sahibi olduğu bir vasatta İslam’ın bizzat kendisinin, atıf yaptığı değerlerin, sosyal, siyasal ve ekonomik hayatın temel dinamiğini oluşturma potansiyelinin zarar görmesini anlamlandırmamız gerekiyor. Çünkü bunu izah etmediğimiz sürece sorunu dış etkenlerin tekelinde kurtarma şansımız kalmıyor. Bu durumda da kısır bir çatışma atmosferinde hatalarıyla yüzleşemeyen, kendini sorgulayamayan ve özeleştiri yapamayan kitleyle karşı karşıya kalıyoruz.

Konunun anlamlandırmasında düşülen yanılgılar karşılığında yenilgi olarak geri dönmektedir. Bu anlamdaki en büyük yanılgı günümüz muhafazakârlığının İslam’ı temsil ettiğidir. Muhafazakâr reflekslerin dini içerikle soslanması, belki muhafazakârlığa hamle üstünlüğü sağlarken İslam’ın hayata dair iddialarına ise büyük zarar veriyor. Bu şekilde bir tutum İslam’ın modern dünyanın cazibesine meydan okuma şansını zayıflatıyor. Geleneği bir birikim olmaktan çıkaran muhafazakâr zihin, İslam’ı günümüze taşıyacak donanımdan yoksun olduğu için şimdiki zamanı geçmiş zaman içerisinde eritmeyi tercih ediyor. Yani zamanı İslam için durdururken Müslümanları hayatın içinde İslamsız yaşamaya mecbur bırakıyor.

Bir diğer yanılgı, dinin yaşanmasına dair önceliğin dinin özüne değil şekline verilmesidir. Bu hem dinin hayata katkısını yok ederken hem de dinin bütüncül duruşunu zedelemektedir. Çünkü din sadece insanla Allah arasındaki ilişkiyle ilgilenmez. İnsanın insanla, toplumla ve kâinatla olan ilişkisi de dinin kapsamına girer. O yüzden din bir taraftan ibadeti emrediyorsa diğer taraftan insana karşı güvenilir, dürüst, merhametli, yardımsever ve adil olmayı; çevreye karşı duyarlı davranmayı ve emanet şuuruna sahip olmayı emreder. Bu bütüncül duruşun bozulması demek hayatın içerisinden dini çıkarıp camiye, seccadeye, takkeye, başörtüsüne hapsetmek demektir.

Bu seriye ekleyebileceğimiz daha etkin, daha karmaşık bir sürü yanılgı olabilir. Bu yanılgılardan kaynaklı sıkışma bir süre sonra patlamayla sonuçlanması kaçınılmaz olacaktır. Bugün yenilgi hanemize yazan İslam’ı bir yaşam biçimi olarak önemseyenler ve onların nesillerinin dinden bağımsız bir yaşam biçimini içselleştirmeleri aslında bu patlamanın ön dalgalarıdır. Eğer bugün bu yanılgılar üzerinde düşünülüp, sorgulama yapılmazsa asıl patlamaların yaşanması yakındır. Bu yüzden her Müslüman şahıs kendisini İslam’ın temsil misyonunda görüp bu bilinçle hareket etmesi gerekiyor. Bu amaçla yapılacak ilk iş İslam’ın bir bütün olarak anlaşılıp bu şekilde yaşanmasıdır.