Köydeyim, rahmetli Hüseyin dedemin kardeşi olan Gülsüm halamın kocası var, Yusuf amca. Köydekiler Yusuf emmi der, ona çocukluk ve gençlik dönemlerinden sordum. “Yusuf amca sen küçükken nasıldı hayat, ne vardı ne yoktu?” dedim. Direkt yokluktan başladı. Belli bir dönem sadece yokluk varmış, onun dışında pek bir şey yokmuş. İnsanların kendilerini mutlu hissettikleri, huzurlu bildikleri dışında bir şey yok gibiymiş gerçekten. O da belki çok hayal kurduklarındandır. İnsan bir şeylere sahip olmadığı zaman hayal kurar, mutlu olur. Sahip olunca da kuracak hayal bile kalmadığından huzuru kaçar. Neyse bu karmaşık bir konu. Mutluluk için para şart değildir diyelim geçelim.

Yusuf amca, “vallayi yiyen” diye söze başladı. Bizim oralarda garip bir Ege şivesi vardır. Bizim oralar derken, rahmetli babamın köyü olan Çiftlik’te. Mesela annemin köyü olan Karaköse’ye gidin, orada daha farklı bir şive ile karşılaşırsınız. Tamamen farklı değil ama birçok kelimede farklılıklar görürsünüz. Bu durumu yazılı olarak açıklamak ya da yazılı anlatıma dökmek çok da kolay değil. Biz Yusuf amcaya dönelim. “Ben küçükken mal gütmeye giderdim, yeminnen ayağımızda gara lastik bile yoktu” diye devam etti. Mal gütmek, inekleri otlatmaya götürmek demek. Düşünün, 10-12 yaşlarında bir çocuk, yalın ayak sabah önüne inekleri katıyor ve akşama kadar onların ardında koşturuyor. Bir ayakkabısı bile yok. O dönem çok kullanılan lastik ayakkabısı bile yok. Bu durumu ben biraz anlıyorum ama benim evlatlarımın anlaması mümkün değil. Ne yokluğu anlatabilirsiniz ne de bir çift ayakkabı alamamanın ne demek olduğunu. Yani anlatırsınız ama yeni neslin bunu kafasında canlandırma ihtimali çok az.

Benim çocukluğumda yani bundan 30 sene kadar evvel, köyde pantolonu gömleği, çorabı ceketi yamalı amcalar bilirim. En fazla iki kat elbise ile yaşayan insanlardı bunlar. Yeni elbise diye bir şey yok. Mevcut elbiseyi tekrar tekrar yamalayarak giymeye devam eden insanlar. Kendilerine Almancılardan kumaş vs. hediye eden olunca onu bile kullanamazlardı. Kullanırsak eskir diye. Üzerindeki kıyafet artık yama yapılamayacak hale gelince ellerinin altında kullanılacak bir parça kumaş olsun diye. Şimdi gelin bu durumu yeni nesle anlatın. Gerçekten çok zor.

Yusuf amca bir ayakkabısı bile olmadan akşama kadar mal güdermiş. “Ayaklarımın altı kösele gibi olurdu” diyor. Muhtemelen, yarılmanın, diken batmasının, kanamanın verdiği acılar diğer çektiklerinin yanında bir şey ifade etmediği için onlardan bahsetmeye gerek bile görmedi. Ne hayatlar, ne hikâyeler, hey gidi günler.