Ekonominin sürüklendiği çıkmaz sokaktan çıkmak pek kolay olmayacağa benziyor. Aylar, yıllar sonra ilk defa aylık TÜİK’in enflasyon rakamlarına alternatif enflasyon araştırması yapan ENAG’ın (Enflasyon Araştırma Grubu) rakamları TÜİK’in altında kaldı ama yıllardır sürdürülen ve her ay açıklanan enflasyon rakamları işçi, memur ve emeklilerin ücret artışlarının belirlenmesinde TÜİK rakamları ölçü alındığı için dar ve sabit gelirli kesimin uğradığı bu haksızlıktan en azından yakın zamanda kurtulmaları mümkün görünmüyor. Bu genel haksızlık yanında bir de işçi emeklilerinin bu sene ücretlerinde yapılan artışın yüzde 25 ile sınırlı kalması, bu zammın uygulanmasında da kök ücret diye bir kavram uygulamaya sürülerek işçilerin bütün olarak söz konusu zammı alamadı. Kısacası, Haziran ayındaki ücret uygulamasını da işçi emeklilerinin büyük bölümü yüzde 25 zammı da tam olarak alamadılar. Böyle olunca işçi emeklileri adeta bu seneyi sonuna kadar zamsız geçirmeye mahkûm edildiler.

Gelinen noktada işçi emeklileri yoksulluğa, hatta açlığa mahkûm edildiler. Bu manzara karşısında insan, işçi emeklileri ne suç işlediler de böylesine cezalandırılıyorlar diye sormadan edemiyor. Çünkü biliyoruz ki, işçi emeklilerinin büyük bir bölümü şu anda 7 bin 500 lira ücret alabiliyorlar. Her ne kadar bu rakam en düşük emekli işçi aylığı olarak nitelendirilse de söylenenlerin uygulamada unutulduğu bir ülke haline gelmiş olmamız sebebiyle bunun altında da işçi emekli aylıkları var. Kısacası, resmi ağızlardan yapılan açıklamalara artık şüphe ile bakılır oldu. Çünkü aylardan, hatta yıllardan beri TÜİK’in açıklamalarının gerçeği yansıtmadığı her fırsatta dile getiriliyor olsa da işin aslı bir türlü gündeme gelmedi. Her ne kadar TÜİK’in yaptığı son açıklamada ilan edilen rakamların genellikle gerçeğe yaklaştığı belirtiliyor olsa da yıllardan beri yanlış rakamlar açıklayan devlet kurumunun ilan ettiği son rakamları gerçeği yansıtıyor bile olsa şüphe ile bakılıyor.

İlkokul yıllarımda Türkçe kitabımızda bir hikâye vardı. “Yalancıyı kurt yemiş kimse inanmamış” başlığı altında yer alıyordu. Hikâyenin aktarılmasındaki amaç da doğru söylemekten vazgeçmemek, yalan söylemeyi gerçeğin yerine ikame etmenin yanlışlığını anlatmak murat ediliyor. Hikâye kısaca şöyleydi:

“Bir çoban her sabah yaptığı gibi sürüsünü önüne katıp hayvanlarını doyurmak için köyün yakınındaki yeşili bol dağlara sürmüş. Bir süre sonra hareketsizlikten canı sıkılmış olacak ki, bulunduğu yüksek tepeden köyü gören bir noktaya çıkarak, ‘Sürüye kurt geldi. Yetişin’ diye bağırmaya başlamış. Bu çağrıyı duyan köylüler ellerine geçirdikleri sopa, tüfek ne varsa çobanın bulunduğu yere gitmişler. Çobanın yanına varınca çobanın kendilerini kandırdığını görüp öfkeli bir şekilde köylerine dönmüşler.”

Ancak hikâye burada bitmiyor. Aradan aylar geçtikten sonra bu defa sürüye gerçekten kurt gelmiş. Çoban ne kadar bağırsa da köylüler yine kandırıldıklarını düşünerek çağrıya cevap vermemişler. Sonunda ortada sürü de çoban da kalmamış. Yani çobanı ve sürüyü kurt yemiş; kimse inanmamış. Yukarıda da belirttiğim gibi ilkokul öğrencilerine doğruluktan şaşmamanın gerektiğini izah etmek için aktarılmış bir hikâye olsa da ilkokul yıllarımın üzerinden 70 sene geçmiş olmasına rağmen sanıyorum o yıllardan hatırımda kalan birkaç hikâyeden birisidir.

Sözün özü hayatımızın her alanında doğruluktan şaşmamak gerektiğini, özellikle de siyaset sahnesinde bir seçimde biraz fazla oy alabilmek için akla gelen her şeyin doğru olup olmadığı düşünülmeden söylenmesinden vazgeçmemiz gerekiyor. Çünkü bu ülkede hep birlikte olacağız, birlikte yaşayacağız. Bu bakımdan toplumun her ferdinin birbirine güveninin tam olması gerekiyor. Sanıyorum toplumsal barışın da ilk şartı budur.