27 Nisan Pazartesi yazısıyla başladığımız bahsin nâtamam olmaması için kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Ermeniler 14 Nisan 1909’da Adana’da ve civarında büyük bir isyan çıkarmış, binlerce masum insanı öldürmüşlerdir. Ermeni teröristler yıllar boyunca hazırlık yapmış, silah depolamışlardı. Müslüman halkın ise silahı yoktu. Müslüman halka göre, devlet mevcuttu. Bir haksızlık durumunda devlete müracaat ederlerdi. Âni Ermeni saldırısı karşısında halk ne yapacağını bilemedi. Kolluk kuvvetleri hâdiseleri bastırmakta yetersiz kaldı. Müslüman ahâlinin doğrandığını gören âlimler, meşrû müdafaada bulunulması için fetva verdi. Bu âlimlerden biri Bahçe (Osmaniye) Müftüsü İsmail Hakkı Efendi idi. Müftü Efendi ve kardeşi Belediye Başkanı Yusuf Efendi, Cebelibereket (Osmaniye’nin eski ismi) Mutasarrıfı ve Adana Valisine haber gönderdiler. “Müslümanlar koyun boğazlanır gibi boğazlanıyor. Yetişin!” dediler. Ses, sedâ çıkmayınca bu defa Müftü Efendi, “Ümmet-i Muhammed! Canınızı korumak için saldıran düşmana karşı nefsi müdafaa yapınız!” dedi. Bunun üzerine halk kendini koruma çareleri aramaya başladı. Adana’daki bu büyük kargaşanın ardından yine Avrupa ülkeleri devreye girdi. Asıl suçlu olan teröristlerin değil de Müslüman halkın cezalandırılması için çırpındılar. Maalesef İttihat-Terakkici iktidar mensupları şantajlara boyun eğdi ve teröristlerin büyük ekseriyetine dokunmazken pek çok masum Müslümanı idam ettirdi. Bunlar arasında Bahçe Müftüsü İsmail Hakkı Efendi ve kardeşi Yusuf Efendi de vardı. Bu iki yiğit insan, önce tutuklanmış ve savunmaları dahi alınmadan 17 Aralık 1909’da idam edilmişlerdi. (Bu iki şehidin ruhları şâd olsun)

Ermeniler en büyük darbeyi Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında indirmişlerdir. Osmanlı Devleti yedi cephede dişe diş bir mücadele verirken, Ermeniler de düşmanla işbirliği yaparak içeriden vurmaktaydı. Kafkas Cephesindeki savaşların en kritik devresinde Üçüncü

Ordunun büyük kısmı Sarıkamış’ta donarak şehit olmuştu. İşte o felaketli günlerde cephe gerisi savunmasız kaldığı bir sırada, Ermeniler harekete geçmiş, Rusların vermiş olduğu silahlarla köyleri basarak binlerce insanımızı hunharca katletmişlerdi. Ruslar bu Ermeni isyancılara devamlı silah göndermekteydi. Anadolu halkının da eli silah tutan erkekleri zaten cephedeydi. Geride kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlar kalmıştı. İşte Ermeni çeteleri bu savaş gücü olmayan insanlara saldırmaktaydı. Öyle ki birçok yerde taş üstünde taş bırakmamakta, o bölgenin bütün insanlarını öldürmekteydiler. 20 Nisan 1915’te Van’a giren Ermeni çeteleri, bütün Müslümanları öldürdüler. Şehri baştanbaşa yakıp yıktılar. 19 Mayıs 1915’te şehre giren Rus ordusu şehirde tek Müslümanın kalmamış olduğunu hayretle görmüş ve bu dehşetli katliâma onlar bile şaşırmışlardır. Bu vahşetin şâhitlerinden Kurmay Albay Rahmi Apak şunları anlatmaktadır:

“Van Gölü’nde, suyun yüzünde yüzen boğulmuş Türk erkek, kadın ve çocukların cesetleri gözümün önüne geldi. Bizim kuvvetlerimizi takip ederek Van bölgesine giren meşhur Ermeni Bartarof Tugayı buradan çekilmeye çalışan Türk halkından 10 binden fazlasını öldürmüştür. Bunların bir kısmı kayıklara ve küçük gemilere doldurularak gölün ortasında suya atılmışlardı. Analar, babalar, çocuklar birbirlerini görerek, feryatlar içinde gölün sularında boğulmuşlardı. Biz Tatvan’da ve Ahlat’ta gölün kıyısına kadar sürüklenip gelmiş olan bu cesetleri görüp ağlardık…”

Ermeni Çetelerinin bu faaliyetleri üzerine Osmanlı Devleti tedbir almak zorunda kaldı. Bir yandan yedi düvele karşı yedi cephede ölüm kalım mücadelesi veriyordu. Bu mücadeleyi verirken geriden emin değildi. Devamlı içeriden vurulmaktaydı.