İblis en büyük emre karşı çıktığında, insanlık tarihi boyunca sürecek olan fitnenin de ateşini yakmıştı. Ve Rabbimize “İnsanları Senin yolundan saptırmak için onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım” (7/17) diye söz verdiğinde aslında gece de gündüz de asla uyumayacağını, bu uğurda gözünü bile kırpmayacağını söylemiştir. Ve verdiği sözün gereği olarak da asla uyumamakta, kendi yolunda koşturduğu askerlerini de uyutmamaktadır. Çünkü koca bir dünyayı kirletmek, tüm iyilikleri ve iyileri yok edip kendi sapkınlığına çevirmek gibi bir görevi vardır!
Bizlerin de tam tersine, dünya hayatında bir türlü üstesinden gelemediğimiz iki şey vardır; çok uyumak ve çok yemek. Çok azımız rahatsız olarak ama birçoğumuz da hiç garipsemeden devam ederiz sürekli yemeye ve uyumaya. Yedikçe ağırlaşırız, ağırlaştıkça daha çok yatmaya dolayısıyla daha çok uyumaya ihtiyaç duyarız.
Uyku halini hiç şüphesiz manevi ve maddi anlamda uyumak olarak iki şekilde değerlendirebiliriz. Zaten birbirine paralel olarak, uyuyan bir bedenin bir süre sonra uyuyan bir kalbi olmuyor mu
Evet, bizler, bize verilen ömrün yarısını uykuyla geçirirken hayatın yarısını kaçırıyoruz aslında. Ve sabaha dek şeytanın kirlettiği/kirlettirdiği bir dünyaya, geceyi ölü gibi uykuyla geçirerek bir sıfır yenik başlıyoruz. Alarmı defalarca kez susturup sabah namazına da kalkmamışsak eğer, dolayısıyla seher vaktindeki incileri toplayamamışsak, her gün yeni bir nimet, yeni bir nur olarak üzerimize doğan güneşi karşılayamamışsak... O zaman bereketi alınmış, rahmetten arınmış kısır bir günü soluklamaya başlıyoruz.
Rahat yataklarımız mı, yoksa gece geç vakitlere kadar yemeyi kesmememiz mi bizi böylesine derin uykulara hapsediyor bilmiyoruz.
Efendimizin “İnsanlardan şeytana en sevimli olanlar; çok yiyen ve çok uyuyan kimselerdir.” (Kitabu’z-zühd/Beyhaki: 608) uyarısını bilmeden, bilsek de idrak edemeden geçiriyoruz günlerimizi ve gecelerimizi. Bir türlü arayalayamadığımız gözlerimizle kılıyoruz son dakikalarına yetişmeye çalıştığımız namazlarımızı. Oysa bütün günahları affedilmişken, uykuları ve gece ibadetleri konusunda nasıl hassas davrandığını, hanımı Hafsa odalarındaki kilimi iki kat yaptığı ve Allah Rasulü de onun üzerinde uyuduğu için sabah namazına Bilali Habeşî’nin sesine uyandığını ve bu yüzden hanımına: “Ey Hafsa, neden beni yumuşak yataklarda gaflete sürüklüyorsunuz” (Kenzu’l-Ummal: 6/408) dediğini bilmiyoruz. Bilsek de “Hangimiz rahatımızdan vazgeçebiliriz” sorusuna verecek cevabımız yok.
İlk emir “Ey örtüsüne bürünen, kalk ve uyar” diye gelmişken ve bu din, insanları uyarmak adına uykularını feda edenlerin eliyle yücelmişken, bizler bu dinin ümmeti olarak, ısrarla örtülerimizin altında kalmaya devam ediyoruz.
Çok uyumanın ve çok yemenin kalbi kararttığını (Kenzu’l-Ummal 43343) duyuyoruz da Rasulümüzden, yine de her güne biraz daha fazla kararmış bir kalple uyanıyoruz. Kararan bir kalbi temizleyecek tek merciinin Allah (c.c.) olduğunu bildiğimiz halde, geceleri kıyamla geçirmiyor, seherlerde bağışlanma dilemiyoruz. “Onlar, korkarak ve ümit ederek Rablerine ibadet etmek için yataklarından kalkarlar” (32/16) ayeti kerimesini hiç muhatap almıyoruz kendimize.
Oysa zaman geçiyor, ömür bitiyor. Eğer biran evvel uyanmazsak hayatımızın çok büyük bir bölümü yemekle ve uykuyla yani nefse esaretle nihayet bulacak. Bizler yeryüzünde şeytanın şeytanlığı karşısında, Allah’ın halifeliği görevini üstlenmiş varlıklarız. O yüzden uyanık olmalıyız. Uyanık olmak yetmez, dinç olmalıyız. Gözlerimiz ve kalbimiz her an açık olmalı. Malik el Şahbaz’ın: “Tüm uyuyanları uyandırmak için bir tek uyanık yeter” sözündeki o bir tek kişi, başka kimse kalmasa bile biz olmalıyız. Geceyi herkes derin uykularla geçiriyorsa, biz tefekkürde derinleşmeliyiz.
Hiçbir şey yapamıyorsak bile, Rabbimiz için yorganımızı bir süreliğine de olsa aralayabilmeliyiz. Bunu da yapamıyorsak, en azından uykumuzun kölesi olmamayı ve sabah namazlarını açık gözlerle kılmayı başarabilmeliyiz. Herkes uykuya çekilmişken, gündüzün tüm yoruculuğu ve meşakkati yerini dinlenmeye bırakmışken, anneler çocuklarının, babalar işlerinin, öğrenciler derslerinin yoğunluğundan kurtulmuş ve nefes alıp verdiğini fark edecek fırsatı bulmuşken; hayatın koşturmacasından unuttuğumuz Rabbimizi hatırlayabilmeli, O’nun bize sunduğu muhteşem nimetler için şükredebilmeliyiz.
Geceler, kötüler ve kötülükler için de, iyiler ve iyilikler içinde bulunmaz bir fırsattır. Rabbimiz, gece vakitlerinde, ayakta ve secde halinde olup, ahiretten korkarak ve kendisinin rahmetini umarak itaat ve kulluk eden (39/9) kullarından övgüyle bahsederken biz uyumaya, yalnızca uyumaya devam mı edeceğiz İşimiz vaktimizden çokken biz günlerimizi ve gecelerimizi heba mı edeceğiz Bir dünya yenisiyle değiştirilmeyi bekliyorken biz gözü kapalı mı bakacağız hayata Yoksa Rabbimiz için, Rasulümüz gibi, her biri gökteki yıldızlara benzeyen ashabı gibi uyuyan bir ümmet için uyanık kalan diriliş erleri gibi biz de rahatımızdan vazgeçip feda edecek miyiz gecelerimizi Rüyalarımızı kıyamlarımızla, uykularımızı secdelerimizle değiştirecek miyiz “İşte bir ben, bir Sen. Diğer her şeyi uyuttum, uykuyu bile uyuttum Sana geldim ya Rab” diyebilecek miyiz Kimseler yokken kafamızda, zihnimiz boşken, bizden dua bekleyen mazlumlar için açabilecek miyiz ellerimizi semaya ...
Demeliyiz. Önce bunu diyebilecek, bunu dert edinebilecek bir basireti bize bağışlaması için yakarmalıyız Rahman’a. Ve bilmeliyiz ki biz O’nun için örtümüzü aralayıp, uykuyu uyandırınca O bizim için gündüz ve geceleri rahmetiyle donatacaktır...