Tarihin babası olarak nitelendirilen Herodot (M.Ö. 490-425) ünlü Tarihi’nin “Thalia” başlıklı üçüncü kitabında Persler ile Maglar arasındaki ilişkileri anlatırken devletin yönetimi sorunu üzerine bir tartışmayı da aktarır. Tarihten ders almak ya da ders çıkartmak gerekir şeklinde dile getirilen söylemin ne kadar dikkate alınıp alınmadığı hâlâ bir tartışma konusudur. Özellikle hasbelkader iktidarı ele geçirip devlete ve topluma biçim vererek yönetebilecekleri kuruntusu içinde olanlar açısından, tarihten ders almak şöyle dursun, tarih yapma saplantısı bir ihtiras olarak onları adeta tutsak almışa benzemektedir. Yirminci yüzyılda İtalya’da Mussolini, Roma İmparatorluğu’nu diriltebilecek bir kişi olarak kendisinin seçildiği saplantısı içindeydi. Hitler, tarih boyunca mağduriyetlere uğratıldığını vehmettiği Germen ırkının asliyetine döndürülerek, Avrupa’dan başlatılacak bir hareketle, en azından Asya’ya da hâkim olunmasıyla şanlı ve güçlü bir devlet oluşturulabilineceği serabını gerçekleştirebileceğine inanıyordu. Zavallı Saddam ise, avuç içi kadar Kuveyt’i işgal eder, Kerkük’te, Erbil’de Türk ve Kürt topluluklarını baskı ve kıyıma uğrattığı takdirde, nedenini, amacını tarif edemediği bir iktidar tahayyülüne kendini kaptırıp gitmişti. Az biraz sağduyuya, öngörüye, makul olana riayet edebilseydi, hiç değilse kendi yağıyla kavrulacağı bir devlet ve topluma biraz huzur, güvenlik ve refah bırakabilirdi.
Tarihten ders çıkartılması gerektiğini bir örnekle açıklamaya çalışan Herodot’a kulak verelim:
“Ortalık yatışmıştı, aradan beş gün geçmişti, Mag’lara karşı başkaldırmış olanlar durumu görüşmek üzere toplandılar; söylevler verildi ki şüphesiz bunlara kimi Yunanlılar inanmazlar, ama öbürleri ne kadar doğruysa, bunlar da hiç olmazsa o kadar doğrudurlar. Otanes, İran halkının kendi kendisini yönetmesini öneriyordu ve şu kanıtları ileri sürüyordu: ‘Ben, diyordu, içimizden birini ayırıp başa geçirmeyi doğru bulmuyorum; bu ne hoş bir şeydir ne de bir kurtuluş yoludur. Kambyses’in, çılgınlığı ve küstahlığı nerelere kadar götürdüğünü biliyorsunuz, Mag’ların saygısızlıklarını da denediniz. Bir kimseye hiçbir hesap verme külfetine katlanmadan dilediğini yapmak imkânını veren monarşide sürekli bir denge kurulabilir mi? Bu kadar gücü kuvveti dünyanın en aklı başında adamına verseniz, o bile sapıtır. Kendini beğenmişlik uğursuz bir şeydir, eldeki güç onu besler ve haset insanoğluna daha doğduğu andan pençesine geçirir. Bu iki unsur insanı canavar haline getirir; cinayetlerin yarısı kendini beğenmişlikten, öbür yarısı hasetten gelir. Ama ne? Diyeceksiniz, bir tyran (zorba, diktatör, İK) kimseyi kıskanmaz, çünkü onun her şeyi vardır. Oysa tam tersine, haset ve tyranlık iç içedir ve yurttaşın zararına işler; iyi insanları kıskanması için onların sadece var olmaları bile yeter, kentlerde kötülerden başkasını sevmez; iftira onu katında iyi bir şeydir. Ama en büyük tutarsızlık şuradadır: Saygı gösterirsiniz daha çoğunu ister, daha çoğunu gösterirsiniz, bu sefer de dalkavuk der. Daha acısını, daha kötüsünü de söyleyeyim: Atalardan kalma görenekleri bozar; kadınların ırzına geçer, karar almadan adam öldürür. Buna karşılık halk idaresi, en başta adı güzel, İsonomi, yasalar karşısında eşitlik. İkincisi hükümdarın aşırılıkları bunda yok; yöneticiler kur’a ile seçilirler; yöneticiler sorumluluk taşırlar; her karar kamuya dayanır. Benim önerim bu, monarşiyi bırakalım, halk yönetimine geçelim; zira her iyilik halk yığınlarındadır.’
Otanes’in görüşü buydu. Megabyzos oligarşiyi önerdi: ‘Tryranlık için Otanes’in dediklerine katılırım, diye başladı, ben de onun dediklerini derim; ama iktidarı halkın ellerine bırakmak öğüdüne gelince, en iyi olan bu değildir. Kendisinden hiçbir şey beklenemeyecek bir kabalık, bundan daha budala, daha küstah bir şey olamaz. Bir tyranın küstahlığından kaçayım derken dizginsiz bir halkın küstahlığına telim olmak, hiçbir zaman kabul edilemez. Bir tyran bir şey yaptığı zaman ne yaptığını bilir; ama yığın onu bile bilmez; nereden bilsin? Kendisine bir şey öğretilmemiştir, hiçbir zaman da kendi kendisine iyi bir şey öğrenemez; kışın coşturduğu sellere benzer, bilinçsiz atılımlarla her şeyin altını üstüne getirir. Halk idaresini, İranlıların düşmanları için dileyelim; ama biz kendimiz için iyi yetişmiş insanlardan bir kurul seçelim, devleti onlara emanet edelim; tabi aralarında biz de bulunacağız; en iyi kararlar en iyi olanlardan çıkar.” (Heredotos: Heredot Tarihi, çev. Müntekim Ökmen, İkinci Baskı, Remzi Kitabevi, İstanbul 1983, s.177-78)
Ancak “Doğu despotluğu” deyimi günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Bu da bir gerçektir.