Başlık kimilerini rahatsız etmiş olabilir. Buna itiraz edip her şeyin yolunda olduğuna inananlar vardır. Ancak gerçeklerin acı olduğu da herkesin ittifak ettiği bir noktadır. Ülkemizin her açıdan büyük bir cenderenin içinden geçtiği artık herkesin kabul ettiği çok açık bir gerçek. Etrafımız mayın tarlasına dönmüş durumda. Kaygı ayrılmaz bir parçamız oldu. Terör artık boyut değiştirdi. Terör örgütleri müttefiklerimiz dediğimiz ülkeler tarafından özel olarak korunuyor ve destekleniyorlar. Ülkemizin, milletimizin geleceği tehlike altında. Ekonomik açıdan kuşatılmış durumdayız. Finans piyasaları yabancıların at koşturduğu alan halini aldı. Milyonlarca insanın alın teri bu odaklarca planlı bir şekilde sömürülüyor. Herkes kendisinin ve çevresinin bankalarla olan ilişki düzeyine baksın yeter. Başka izaha da gerek kalmaz. Ekonominin lokomotifi inşaat, inşaatı şimdilik döndüren de krediler yoluyla bankalar. Yani tamı tamına kısır bir döngü yaşıyoruz. Başımızı sokacak bir evimiz olsun diye, çalışıp çabalıyor, götürüp bankalara yediriyoruz. Tam bir ömür törpüsü sürecin sarmalındayız. Gönüllü veya gönülsüz fark etmez ama sonuçta zorunlu kölelik yaşıyoruz. Bu durum bir meta gibi hayatın ipotek altına alınmasından başka bir şey değil. Hepimiz zenginin daha zengin olması için kurulan sistemin payandalarıyız. Çoğumuz çaresizlik içinde mutlu olmaya çalışan Polyannalardan farklı değiliz.

Hem bireysel borçlanmada, hem de devletin borçlanmasında dur durak bilmiyoruz. Artık borç şu kadar katlandı, bu kadar arttı dememizin bir karşılığı da yok. Uyuşturucu bağımlılığı neyse, borçlanmada aynen onun gibi. Yanlış olduğunu bile bile borç almaya devam ediyoruz. Bir de alınan borçların neredeyse tamamını betona yatırıyoruz. Hayatı kolaylaştırmak için her şeyi yapan bizler, bu rahatlığı ne kadar hak ediyoruz sorusunu sormaktan aciziz. Hak etmediğimiz keyfin sefasını sürüyoruz. Torunlarımızın haklarını yiyoruz. Bizim bu yanlışlarımızın bedellerini onlara ödetmek gibi bir vebalin içindeyiz. Hatalarda da ısrar etmekten geri durmuyor, ders almıyoruz.

Faiz habis bir ur gibi bünyemizi sarmış durumda. Sistemin dışına çıkmak neredeyse imkânsız hale getiriliyor. Ne kadar hassas olursanız olun, bir şekilde, bir yerden faize bulaşmamanız çok zor. 

İnsani ilişkilerimiz yozlaştı. Bazılarımız zenginlikleriyle kibir kulelerini terk etmiyor. Bazılarımız ise fakirlik görüntüsüyle tersten kibir yaparak hayatını sürdürüp gidiyor. Ağzımızın tadı bozuldu. İster imam hatip olsun, ister diğerleri fark etmez, doğru düzgün adam yetiştiremiyoruz. Günü kurtar, gerisine sonra bakarız deyip geçiştiriyoruz. Böylece günler peşi peşine akıyor ama biz ne zaman start düğmesine basacağız da bu gidişe dur diyeceğiz bunu bilmiyoruz.

Üretene suçlu muamelesi yapıyor, kısadan köşeyi dönenleri iltifat yağmuruna tutuyoruz. Devlet üretim mi yaparmış diyor ama devletin risk almadığı bölgelerde millet neden bunu yapsın sorusuna cevap veremiyoruz. 

Peki, bütün bu olanlar ortada iken Türkiye bu girdaptan nasıl kurtulabilir?  Öncelikle yukarıda ifade edilen bu yanlışları kabul ediyor muyuz? Cevabımız evet ise sorunun yüzde ellisini çözdük demektir. Sonrası kolay. Planlama, adalet merkezli güven inşası, inisiyatif

alma ve sonuç. Unutmayalım ki, her şeyin iyi olmasıyla, iyi algılattırılması arasındaki farkı gizlemek ilelebet mümkün olmaz.

Herkesin bildiği bir nokta var. O da devletleri öncelikle sistemlerin ayakta tuttuğudur. Kişilerin rolü bu sistemi ne kadar sağlıklı işletip işletemedikleriyle açığa çıkar. Kurumsallaşamayan yapılar önünde sonunda kenara çekilmek zorunda bırakılırlar. Günlük siyaseti kurtarmak ile gelecek inşasına kalkanlar bir noktaya gelir, tıkanırlar. Misyonda kafa karışıklığı yaşayanların, doğru bir vizyon belirleme imkanları da olmaz. Zararın neresinden dönülse kardır. Her sorunun üstesinden gelinebilir. Sadece bunu yapabileceğimize inanmamız ve doğru adımları atmamız gerekir.