Film Arası dergisi Türkiye gündemini farklı boyutlarda şekillendiren “Kürt Meselesi”nin bir veçhesini 29. sayısında özel’den ele almış: “Türkiye’de Kürt Sineması…”

Film Arası’nın bu özel sayısı bize Tasfiye dergisinin 24. sayısında (Nisan-Mayıs 2010) yaptığı “Kürtçe Edebiyat” sayısını hatırlattı. Parça parça da olsa Türkiye’deki “Kürt birikimi”nin ortaya çıkarılması hayra alamettir midir Meseleye sahici bakışlarla yaklaşılırsa, neden olmasın

Peki, Film Arası’ndaki yaklaşımlar ne yönde Ayşe Yılmaz “Ağzı Var, Dili’ Yok” başlıklı yazısını Frantz Bacon’dan yapılan alıntıda karşılığını bulan ulus’a, ulusalcılığa yaslamış. Merkeze sadece ulus’u yerleştirince ister istemez Kürt sinemasını ortak coğrafyanın diğer kavimlerinden ayrılan yönleriyle tartışmaya açarsınız: “... Kürt kültürünü, Kürt insanını Türk insanından, -yakın komşularından da yardım alarak- Farisî’den, Arap’tan, Süryani’den, Ermeni’den, Rum’dan, Rus’tan, Azerî’den ayrılan hususiyetleri tebellür ettirmeleri lazım” dersiniz. Ali Fuat Şengül “Kürt Sineması”nın hangi parametreler üzerinden tartışılacağını ele alırken, “ulus merkezli” bir tartışmanın sahici bir tartışma olamayacağını belirtiyor. Fakat bunun izahını Kürt sinemacıların beslendikleri kaynakların farklılığını (ulus-aşırı kaynaklar) öne sürerek yapıyor. Rıza Oylum’un “Sinemanın Kürt Hali” başlıklı yazısında da mesele benzeri kaygıları taşıyor. Yazar, sinemanın küreselleştiği gerçeğini bir tespit olarak ortaya koyduğu halde “Kürt sinemasının anne sütüyle beslenmesi” yani ulusal normlar kazanması gerektiğini söylüyor.

Film Arası’nda tematik bir ayrıksılık taşıyan yazılardan birisi olarak Halis Gülmez’in “Müslüman Kürt’süz Kürt Sineması” başlıklı metnini gösterebiliriz. Gülmez, Müslüman Kürtlerin sinemadan uzak kaldıkları tespitini yaptıktan sonra, asıl mesele olarak Kürt sineması icracılarının İslam’a olan yaklaşımlarındaki negatifliğe işaret ediyor. Meselenin genel olarak Türk sinema icracılarınınkiyle aynı paralelde olması şaşırtıcı değil.

Bir Nokta Güncel’i Iskalamayacak…

Edebiyat ve güncel… Bu ikisini bir arada görmek bağlamında farklı görüş açıları var. Olumlu bakan da var bu birlikteliğe, olumsuz yaklaşan da. Olumsuz bakanların korkusu sahici edebiyatın güncelin tuzağında yok olup gitmesidir. Olumlayanlar ise güncelin cazibesini edebiyata ulayıp ona artı değer kazandırmanın gayesini güderler…

Bir Nokta dergisinin 135. sayısı önsözünde Mürsel Sönmez’in konuyla ilgili dile getirdikleri hayli ilginç. Sönmez, derginin yayın ilkesindeki bir değişikliği haber verirken meseleyi şöyle takdim ediyor: “Geçen sayıda başlayan güncele dair değinileri sürdürmek, yaşanılan zamana dair tutanaklar tutmak niyetindeyiz. Çünkü artık birçok şey ima ile anlaşılamaz hale geldi, somut saptayımlar’ gerekiyor.” Bir Nokta’nın 135 sayı sonra yayın ilkesi değiştirmesi, hele hele bu değişikliği birçok şeyin ima ile anlaşılmaz’lığına dayandırması doğrusunu söylemek lazımsa acı verici. Toplumun ima’dan sınıfta kalması ise acıdan da öte, faciadır…

Sönmez’in güncelle kastettiği şey Mahmut Avcı’nın “Biz Bugün Az Islandık, Hiçbir Şey İçin Yeterli Değildi” başlıklı şiirinde görülebilir sanırım. Avcı, günceli klâsik olanlarla sentezlemiş bu metinde: “bir özel toplantıda onur konukları dâhil çoğunluk ajan / bir başkası için mikrofon bir başkası için konuşma metni / (…) kültür endüstricileri, toplanmayı iyi bahane yapanlar / afişlerde ismi olanlar, olsun için ölenler / tüm cephelerde savaşanlar, her sofrada kaşığı olanlar / etkili ilişki için çoklu madde satanlar, ilişki mühendisleri…”

Varlık’ta Şiir Yorumcu Olmak…

Varlık dergisi “Bir Şiiri Yorumlamak” bahsini açmış 1267. sayısında. İzmir-Karşıyaka Belediyesi’nin düzenlediği şiir eleştirisi yarışmasına yaslanılarak hazırlanmış bir dosya bağlamında ele alınan konu, önsözde Türk şiiri, Türk şiir tarihi, Anadoluculuk ve nihayet Mustafa Kemal’in düşünceleri ve Cumhuriyet düşüncesi ile her nasılsa sarmaş dolaş sunulduktan sonra şöyle bağlanmış: “Bir şiirin söylediği önemli. Çünkü hep anlaşılmayı, kitleleşmeyi bekler her şiir. (Bu tespit elbette doğru değil. C.A) ‘Bir şiire içinden bakmak’ da önemli; ama bir şiirin içi’ne girmek daha önemli. Amaç da bu olmalı zaten.”

Bu girişi takiben Veysel Çolak’ın “Kutadgu Bilig’den Bu Yana Türk Edebiyatında Şiir Eleştirisi” başlığını taşıyan yazısı geliyor. Yazar, Yusuf Has Hacib’ten Mercimek Ahmed’e, Mevlana’dan Fuzulî’ye, Muallim Naci’den Recaizade’ye, Tanpınar’dan Nurullah Ataç’a, Memet Fuat’tan Mehmet Kaplan’a, Asım Bezirci’den Hüseyin Cöntürk’e resmîlik kazanan her kim varsa, onları içeren derleme bir metin oluşturmuş. Bunu yaparken de ortalama bir yüksek lisans tezi formatına bağlı kalmaya çalışmış. Birkaç farkla: Çolak konu dışına çıkıyor, yer yer desteksiz atışlar yapıyor. Yüksek lisans tezinde ise eğer danışman hoca bir şeylerden haberdar ise, bunlara izin vermez. İşte bir örnek: “Yahya Kemal’den yaklaşık dört yüz yıl önce Türk edebiyatına rakıyı sokan Fuzûlî’dir” diyor Çolak. Maksat anlaşıldı, bağcı dövülecek! Ve bir adım sonra ekliyor: “Kim bilir Belki de Fuzûlî, sırf laf olsun diye yazmıştır böylesi beyitleri. Ama Sezai Karakoç’un önde gelen referanslarından birinin Fuzûlî olmayışı, ister istemez bir soru imi oluşturuyor.”

Çolak’a ödev verelim: Bir dönem (kendisi gibi) İzmir’de hocalık yapan Prof. Dr. İlhan Genç’in Leylâ ile Mecnun’un İki Şairi: Fuzûlî ve Sezai Karakoç adlı kitabına bir baksın! Tashih için iyi gelir!