Değer taşıyan kavramlar, düşünce dünyamızın kodları, yön haritamız ve yolumuzu aydınlatan levhalardır. O nedenle sahip olduğumuz mekânları ve yaşadığımız toprakları korumak için gösterdiğimiz hassasiyeti bu kavramları korumak için de göstermek zorundayız. Aksi takdirde bugün olduğu gibi direncimizi kaybedip her türlü tehdit ve tehlikeye açık hale gelebiliriz.
Ayaklarımızın altındaki toprak kayıyor ve sadece kaynaklarımız değil kültürel birikimlerimiz, manevi zenginliklerimiz ve nesilden nesle aktarılan kavramlarımız da tehdit altında. İçi boşaltılmış kavramların ve ne sevgi sevgiyi yansıtıyor ne özgürlük özgürleştirebiliyor. Özgürlük içinde bulunduğumuz çağın favori kavramlarından biri ve hemen herkes özgürlüğe olan özleminden bahsediyor.
İçleri boşaltılmış ve bir çelişkiler yumağının içine sürüklenmiş kavramlarımız… Bir tarafta özgürlüğümü yaşıyorum deyip bütün sınırları ihlal edenler, savrukluk içinde harcamalar yapanlar, tatillerde, plajlarda hayâsızca açılıp saçılanlar, yaşlanan ebeveynlerine sırt çevirenler, insani sorumluluklarından kaçanlar diğer tarafta özgürlük kavramına yaslanarak mazlum halkları katledip kaynaklarına konanlar…
Tamam… İnsanlık bir özgürlük arayışı ve bekleyişi içerisinde ama kimden? Özgürlük ve demokrasi kavramlarına yaslanarak mazlum halkları katleden zorbalar mı getirecek özgürlüğü?
İnsanoğlu, öteden beri, tüm beşeri sistemleri denemiş, tüm felsefi, ideolojik, düşünsel paradigmalara, kişisel mekanizmalara, tarihi ve güncel devinimlere, hayatın çeşitli evrelerinde yer vermiş, fakat esaretine ve içine düştüğü kör karanlığa bir çare bulamamış. Aksine kurtarıcı gibi gördüğü bu ideolojilerin tutsağı haline gelmiş, gün be gün nesnelleşmiş. Ayağa kalkayım derken çıkmaza düşmüş, sermayenin, makinenin, üretim araçlarının, çözümsüz ideolojilerin kuklası haline gelmiş. Ve bütün bunların sonunda insan kendisiyle ve doğayla kurduğu düzeni bozup, köleliğe rıza göstermiş.
Oysa tarihin arka sayfalarında Kur’an’ın önderliğinde seçkin bir hayat yaşayanlar, özgürlüğün iki boyutunu da yudumladılar. İki boyutta, iki âlemde saadet ve huzur getiren bir özgürlüğü tanıdılar ve tattılar. Fakat biz bu emanete sahip çıkamadık ve rehavetimizin, vurdumduymazlığımızın, sorumsuzluğumuzun bedelini esaretle ödedik.
Zamanın sabrı tükeniyor… Peki, insanlık, köleliğin, esaretin en acımasızı olan cahiliyeye teslim olmaktan ve onun zorbalığına rıza göstermekten ne zaman kurtulacak? Bu esaret ne zaman bitecek?
Cahiliyeti temsil eden farklı beşeri ideolojiler, kimi sosyoekonomik düzenler, insana özgürlük adına sonsuz tüketim, hayâsızca ve şuursuzca bir yaşam, hakkın ve hukukun paçavraya dönüştüğü, güçlü ve zengin olanların mutlak korunduğu yoksul ve mağdurların adaletten pay alamadığı, mutsuz, umutsuz, hedefsiz bir yaşamı vaat etmekteler. Ve bu çelişkiler yumağının içinde özgürlük en fazla dillendirilen ve en fazla da tüketilen kavramlardan biri olarak görülüyor. Bir metaa dönüştürülüyor özgürlük.
Oysa yerçekimi bizi nasıl toprağa bağlıyorsa özgürlük de bizi öyle Allah’a bağlar.
Fakat nedense ruhumuz özgürlüğe -La ilahe’ye- karşı kanat çırparken, başımızı eğip bedenimizi toprağın kör ve katı medeniyetlerine esir ediyoruz. Oysa irademizi ancak özgürleşen bir bilinçle harekete geçirebilir ve bu esareti sonlandırabiliriz.