Şöyle bir örnek üzerinde düşünelim: Bir arsanız var, üzerinde bir takım binalar yapmak istiyorsunuz. Bazı mühendislik ve müteahhitlik firmaları talip oluyorlar. Fakat siz, bilgi, tecrübe, tanınırlık, güvenirlik gibi niteliklere bakma gereği duymadan ve herhangi bir kıyaslama da yapmadan, bir yol ilişkide bulunduğunuz X firmasına işi veriyorsunuz. X firması işi kabul ediyor, ama bir takım şartlar da öne sürüyor. Şartlarından birisi, param yok, sermayem bu işi gerçekleştirmeye yeterli değil, krediye ihtiyacım var. Diğer bir şart olarak da, yapacağım bina veya apartman dairelerini, sizin payınıza düşenler de dâhil olmak üzere belli bir süre kiralamak suretiyle, yaptığım masraflar ile kârımı elde edinceye kadar kullanacağım. Bu süre içinde, kendi payınıza düşenlerin kiralarını da ben alacağım. Eğer dairelerden bir kısmı kiralanmadığı takdirde de, kiraya verilmesi halinde getireceği miktar üzerinden hesaplanacak tutarı siz ödeyeceksiniz. Her halükarda belirlenecek tutardan eksik bir meblağ söz konusu olursa, aradaki miktarı da bana ödeyeceksiniz. Ayrıca, binaların yapımı için alacağım borçlara ve onları ödeyememe durumunda, bir bakıma müteselsil kefil olacaksınız. Belirlenen sürenin bitiminde, binalara, dairelere sahip olacaksınız. Cebinizden bir kuruş bile çıkmayacağı için de ne kadar sevineceksiniz. Tıpkı meselde anlatılan evde kalmış kıza, babası; “Kızım seni Y istiyor, ne diyorsun?” dediğinde, kızcağızın; “Gülesimi getirdin cavurun babası” dediğindeki gibi.
Sanırım, örnek kurgudaki şartlarda hiçbir arsa sahibi bulunamaz. Hem arsa verecek, arsa üzerine yapılacak binanın masrafını cebinden veya yapılacak borca kefil olacak ve bina ve daireler bittiğinde elde edilecek gelirini müteahhide bırakacak, ama bütün bunlardan kâr ettiğini sanan bir kimse düşünülemez.
12 Eylül hareketinin getirdiği bir anlayış, devletin, özellikle ekonomik politikanın kökten değiştirilmesine yönelikti. Bunun yansımalarını kamu iktisadi kuruluşlarının (KİT), pek hesabına kitabına bakılmaksızın, kâr-zararı doğru bir şekilde yapılmaksızın, toplumsal, bilimsel, iktisadi ve kültürel etkileri gözetilmeksizin elden çıkarıldı, kapatıldı, atıl hale getirildi. Zamanında birçok eleştiri konusu yapılan Sümerbank’ın, bir kentimizdeki fabrikasını alan kimse, yerine bir otel yaptı. Oysa o fabrika o kentte pamuk üretimini, çırçır fabrikalarını, tekstil sanayisini, kentin ticari hayatını besler nitelikteydi. Güneydoğu ve Doğu bölgelerimizde faaliyette bulunan çeşitli alanlardaki KİT’lerin elden çıkartılmasıyla, kapatılması ya da atıl denilecek seviyede bırakılmasıyla “terör” arasındaki ilişki üzerinde durulmuş mudur?
Kamu ve özel işbirliği (KÖİ) olarak adlandırılan bir uygulamayla bir takım köprüler, yollar, şehir hastaneleri gibi uygulamalar devletin ekonomi politikası olarak, son yıllarda ortaya konuldu. Fakat uygulamaya konulan bu ekonomi politikanın iktisadi getiri ve götürüsünün, görülebildiği kadarıyla pek anlaşılır ve savunulabilir olmadığı görülüyor. Kütahya, Uşak, Afyonkarahisar kentlerine hizmet edeceği ileri sürülen Zafer Havaalanı’nın şartları, “basiretli tacir” kavramıyla örtüşmediği gibi, herhangi bir yönetimin mutlaka dikkat etmesi gereken “kamu yararı” ilkesiyle de bağdaşır nitelikte gözükmüyor. Daha dikkat çekici bir husus da, bu sistem içinde, herhangi bir ihtilaf halinde yargılama sürecinin bir başka devletin yargı erkine, yani Londra mahkemelerinin yetki ve görev alanına bırakılmasıdır. İlk bakışta, hukuki bakımdan sözleşme özgürlüğünü ilgilendirir gibi gözüken bu durum, aslında devletin en belirleyici erki olan yargı erkinin bir başka devlete devridir ki, bu devletin egemenlik hakkıyla doğrudan ilişkilidir. Egemenlik kamu hukukunun konusudur ve özel hukuk işlemlerinin konusu olamaz. En hafif tabirle “tuhaf”tır.