“Millet” olabilmek için “birlik ve beraberliğe” her zamankinden daha çok muhtaç olduğumuz bir dönemde ve süreçte bulunuyoruz. Birlik dediysem de ezberlenmiş bir kavramdan söz etmiyorum. Benim “birlik” dendiğinde anladığım ve anlatmak istediğim “tevhit” odaklı “birlik”tir. Bunun dışındaki birlik ve birliktelikler, “menfaat birlik ve birliktelikleri”dir.

Ne yazık ki günümüzde yaygın bir şekilde kullanılan “birlik” vurgusu menfaat merkezlidir. Birtakım dünyevî ikbal ve menfaat peşinde koşanlar veya bunlara kavuşmuş olanlar, bunları kaybetmemek veya daha da çoğaltmak için “birlik”ten ve “beraberlik”ten söz ediyorlar, fakat “beraberlik” söz konusu olunca da, işte orada “dur bakalım” diyorlar. Bizim beraberlikten muradımız, şahsımızın ve paydaşlarımızın menfaat beraberliğidir diyorlar.

Benim, bir başkasının menfaatinde tabii ki gözüm yok. Ben burada geçici veya şahsî menfaatleri öncelemiyorum. Ancak “tevhidî söylem”in gereği olan birlik ve beraberlikten söz ediyorum ve bunun hayata geçirilmesi gerektiğini söylemek istiyorum.

İşte burada ben tevhidî söylemin, şahsî ve zümrevî menfaatlere kurban edilmemesi gerektiğini söylemeye çalışıyorum. Elbette herkes yaptıklarından sorumludur. Ama din Allah’ındır, onu istismar etmeye, onu şahsî ve zümrevî menfaatleri için kullanmaya kimsenin hakkın yoktur.

Tevhidî birlik ve beraberlik, her türlü kişisel ve cemaatsel menfaati ve her türlü menfaatin birer nefs-i emmâre istekleri olduğunu söyler. Nefsine uyan kişinin de dalâlet üzere olduğu ve bundan kurtulmadıkça iflâh olamayacağını özellikle vurgular. Kitap bunu yazar, peygamber bunu söyler.

Dünya bir imtihan yeridir. İmtihanı geçebilmesi için insanın burada sırât-ı müstakîm üzere yaşaması istenir. Doğruluktan sapmanın “tevhit”ten sapma olduğu, dolayısıyla sıdk bağlamındaki “doğruluk”tan sapılmaması gerektiği ısrarla vurgulanır. Nefse uyulmaması gerektiği söylenir, çünkü nefis insanı aldatır, nefse uymanın cezasını insan hem bu dünyada hem de öbür dünyada çeker.

Şimdi konunun önemini vurgulayabilmek için “doğruluk” bağlamındaki sıdk kavramı ve türevlerini biraz açmaya çalışalım. Türkçe’de sıdk kelimesinin türevleri olarak, “sadık, sadıka, sadıkane, sadakat, sadakatperver, sadakatli, sıddîk, sıddîka, sıddîkıyet, sadîk, musaddık, tasdik, tasadduk, tasdîkat” vb.leri kullanılmaktadır.

Sıdk kelimesinin türevlerinden olan sadîk “kişinin özünde ve sözünde var olması gereken samimiyet”i ifade eder. Aynı kökten türeyen sadaka ve tasadduk da sadîkın olması gereken eylemlerini belirtir. Sıdk kelimesinden türeyen ve dilimizde oldukça yaygın bir şekilde kullanılan sadaka, günümüzde anlaşıldığı ve uygulandığı gibi küçük yardımları ifade eden bir kavram değildir.

Sadaka, sıdk kökünün bütün anlamlarını yansıtması bakımından kişinin samimiyet ve sadakatinin de bir göstergesidir. Sadaka bazı durumlarda “hibe, ikram, hediye” adını da alabilmektedir. “Mehir” anlamındaki “saduka” kelimesi de bu bağlamda değerlendirilir. Sadakanın “sadaka-i câriye, sadaka-i fıtır, sadaka-i mevkufe” gibi türleri de vardır. Hatta sadaka “zekât” anlamını da içermektedir.

“Sıdk” kökenli kelimelerin her biri anlamlarına dikkat edildiğinde kuramsallıktan öte bizzat uygulanması gereken eylemleri içermektedir. “Sadaka”nın “tasadduk”u zorunlu kılması, “ikram”ın “mükrim” olmayı gerektirmesi gibi.

Meselâ bazı durumlarda kan bağı ile oluşan yakınlıklar ifade edilirken yanına sadîk kelimesinin eklendiği olur (Nûr 24/61). “S-d-k” kökünden türeyen sadîk kelimesi, “dost / arkadaş” manasına gelmekle beraber, kelimenin kök anlamından hareketle, “sözü ve fiili ile doğru olan, içi ile dışı aynı olan, muhabbette samimi, sadakatli olan” anlamlarını ihtiva eder.

Nûr sûresinin 61. âyetinde “sadîk”ın anılmış olması, sevgi bağı ile kurulan yakınlığın, kan bağı ile oluşan yakınlıkla aynı tutulduğunu göstermektedir. Kur’an’da arkadaşlık ve dostluğu ifade eden “velâyet,  hıllet”  ve “uhuvvet”  kavramlarının yanı sıra, sadîk kelimesinde “sadakat” ve “samimiyet” öne çıkmaktadır. Sadîk kelimesi de Kur’an’da iki defa geçmektedir. Bunlardan biri Nûr sûresinin 61. âyetinde, diğeri de Şuarâ sûresinin 101. âyetindedir.

Yine Nûr sûresinin 61. âyetinde geçen sadîk kelimesinin anlamından, “dost” diye kapımızı açıp evimizde yemek yedirebileceğimiz insanların hangi özelliklere sahip olması gerektiği öğreniyoruz. Sadîk bir başka açıdan yalan söylemeyen, ihanet etmeyen, mükemmel arkadaşın da adıdır.

Meselâ halk arasında, “Kardeşini mi, yoksa arkadaşını mı daha çok seversin ” sorusuna, “Dostum olduğu sürece kardeşimi!” şeklinde cevap verilmesi, bu bağlamda arkadaşlığın ve dostluğun önemini gösteren bir sözdür.

Günümüzde kendine mümin sıfatını yakıştıran birçok insanın kendilerinden olmayan yani kendileriyle “menfaat birlikteliği” içinde olmayanları “tekfir” ile itham ettikleri bir dönemde yaşıyoruz. Bu zavallılar, Hz. Peygamber’in ve ashabının hayatını menfaatlerinin mezesi olarak kullanıyorlar, utanmadan... Müminin kâfir ve müşrikleri dost edinmemesi gerektiğini bildikleri halde...

Malûm olduğu üzere Hz. Peygamber’in en yakın dostu ve yâr-ı garı olan Hz. Ebû Bekir, “sıddîk” diye şöhret bulan mümtaz bir insandır. Müşrikler Hz. Peygamber’i yalanlarken o, “sıddîk” diye anılmasına vesile olan tavrını ortaya koyuyordu: “O ne diyorsa doğrudur” diyerek. İşte gerçek dost budur, tevhit odaklı gerçek dostluk da böyle olur.