Terör devleti İsrail yine bugünlerde azgınlığını artırarak, Müslümanları katletmeye, vahşi yüzünü göstermeye ve caniliğine hunharca devam ediyor. Öteden beri hep bu tablo yaşanıyor, ama ne hikmetse bizim iktidarlarımız her zaman halkın önünde yüksek perdeden tehditler yağdırıyor, lakin sonuç değişmiyor. Aslında sokak jargonuyla, “Ey falan, ey filan” diyerek kurduğunuz cümlelerin 1/3’ünü kapalı kapılar ardında veya masa başında diplomatik dille muhataplara söylenseydi, katil İsrail bugüne kadar yaptıklarının hiçbirisini asla yapamayacak ve hatta yaptıklarından da pişman olacak ve özür dileme durumuna gelecekti.
Bizim iktidarımız konuştuklarını sadece halkın önünde şov yapmak ve seçim kazanmak düşüncesiyle yaptığından, “Ey” diye başlayarak nutuk çekmelerini, dışarıdaki muhataplarımız maalesef kaale almıyorlar. Bu daha nereye kadar böyle devam edecek? Bilmiyoruz ama görünen köy kılavuz istemez. İktidar için artık yolun sonu görünüyor. Gerçekleri, algı operasyonlarıyla ve dezenformasyonlarla bugüne kadar bir hayli saklayabildiniz. Fakat bundan sonra iş o kadar kolay değil. Artık gerçekler saklanamaz hale geldi. Ekonomide durumun ne kadar vahim olduğunu ağzından kaçıran yetkiliye, “Kendi ayağınıza kurşun sıkıyorsunuz” diyerek tepki göstermek neyin tezahürüdür?
Devleti kâr amaçlı bir şirket gibi ticaret anlayışıyla yönetmeye kalkarsanız eğer, her icraatınızda, her uygulamanızda ne kadar kâr ederiz düşüncesi milleti perişan edeceği gibi, sizi de abat etmez. Sözüm ona danışman konumundaki zatı muhteremin birisi de, “Afrin’de 50 tane şehit verdik ama müteahhitlerimiz buraların inşasında bayağı iş alacaklar” diye meseleye yine kâr amaçlı ticaret penceresinden bakıyor. Diyoruz ki; “Bre gafil, orada can veren şehidin yakınlarının acısını, senin müteahhitlerinin kârları mı dindirecek?” veya da kaç tane müteahhidin evladı Afrin’de şehit oldu? Bu nasıl bir zihniyet? Anlaşılması çok kolay değil. Bunların gözünü iktidar, makam, mevki ve para hırsı bürümüş. Dertleri, Allah rızası için, Filistin’de katledilen çocuklar, Afrin’de ve Güneydoğu’da can veren şehitler değil. Eğer öyle olsaydı, gerçek manada olaylara yaklaşır, her zaman söylediğimiz gibi şahsiyetli bir dış politika, D-8’leri yeniden hayata geçirme, İslam Birliği’ni kurma girişimleri ve çabalarını gösterirlerdi. Ama maalesef bazı kesimin kulağına hoş gelen sözlerle nutuk atarak gerçekleri yukarıda da belirttiğimiz gibi toplumdan saklama becerisini ve maharetini on numara gösteriyorlar.
O zaman gerçekleri yazarak ortaya koymak da bizim görevimiz oluyor. Çünkü ortada bir haksızlık var ve haksızlık karşısında susmak, biz Müslümanlara yakışmaz. Şimdi demeyelim mi, dış politikada yanlış yapıyorsunuz diye? Bugüne kadar Suriye’de, Amerika-Rusya-İran unsurları vardı. Şimdi bir de Fransa çıktı. Şimdiye kadar teröre en büyük desteği veren Avrupa Birliği ülkeleri olduğunu haklı olarak söylüyorsunuz. Ama Avrupa Birliği’nden asla vazgeçmiyorsunuz. Hâlâ kapılarında duruyorsunuz. Hâlâ bunların verdiği ödevleri yapmakla kendinizi mükellef sayıyorsunuz. Hâl böyleyken, Osmanlı rüyası görüyorsunuz. Keşke Osmanlı rüyaları gerçek olsa. Çünkü o zaman Ortadoğu’da huzur vardı, sükûn vardı; hak, hukuk, adalet vardı. Yoksulluk, sefalet ve gözyaşı yoktu. İsrail denen bir terör devleti de yoktu. İsrail’in bunca yaptıklarına karşı konuşmak yerine icraat yapsanız, en azından bu terörist devletin mallarını boykot etme hususunda bir lafınız ve yaptırımınız olsa, Filistinliler açısından sonuç daha iyi olmaz mı?
Bütün bu olumsuzluklar Ortadoğu’ya Osmanlı’dan sonra geldi. Maalesef özümüze yakışır bir Ortadoğu politikası geliştiremeyen iktidarlar yüzünden, bugünkü hazin tabloyu yaşamaktayız. Mutlaka her şeyin bir sonu vardır. Bizim inancımıza göre de zulüm ilelebet devam edemez. Dünyanın neresinde olursa olsun... Zulüm son bulacaktır, ama inananlar kendilerine düşen görevleri hakkıyla yapar ve samimiyetlerinden taviz vermeden çalışırlar ve Milli Görüş iktidar olursa, işte o zaman Türkiye’ye ve dünyaya huzur, barış, esenlik gelir. Ve insanlık mutlu olur. Vesselam...