Haber şöyle; bir Suriyelinin evine biz polisiz arama yapacağız diye giren hırsızlar, beş kilogram altını ve elli bin lirayı çalarak kayıplara karıştı. Normal şartlarda gazetelerin rutin üçüncü sayfa haberlerinden bir haber bu. Fakat haberdeki Suriyeli ifadesi normal şatları anormal duruma getiriyor. Bu durumun nedeni basit; savaştan kaçmış bir ailenin evinde nasıl oluyor da beş kilogram altın bulunabiliyor. Türkiye’de bile milyonlarca yoksul varken Suriyeli yoksulların kaç milyon olduğunu hesap etmemize gerek var mı, yok. Peki, bir toplumun nasıl oluyor da yüzde doksanı savaş mağduru iken o toplumun birtakım fertlerinin evinde kilolarca altın bulunabiliyor. Altını koyalım bir kenara; İstanbul’un Fatih ilçesinin en güzel yerlerindeki en lüks dükkânlar Suriyelilere ait. Fatih, Suriyelilerin açtığı dükkânlarla dolmuş durumda. Suriyelilerin yüzde doksanı savaş mağduru iken nasıl oluyor da aynı Suriyeliler İstanbul’un Fatih ilçesinin en güzel yerinde dükkânlar açabiliyorlar. Yani aynı toplumun bir kısmı bir eli yağda bir eli balda diğer kısmı ise yoksulluktan dokuz on aile tek odada barınacak durumda. Nasıl oluyor da aynı toplumun birtakım fertlerinin aile üyelerinin çoğu savaşta ölmüş kalanı da Türkiye’de sürünüyorken diğer yarısı dükkânlar açabiliyor, kilolarca altını olabiliyor. Burada evinden barkından dahası vatanından olmuş insanları eleştirmeye çalışmıyorum. Asıl anlatmak istediğim toplumların nasıl bu hale getirildiğidir.
Dikkatinizi çekiyor mu bilmiyorum; Türkiye’de artık kimse kimseye güvenmiyor. Dar çevredeki güveni saymazsak genel kitle olarak güvendiğimiz kimse yok. Kim diyebilir şu camianın liderine güveniyorum, şu cemaatin hocasına güveniyorum, şu dergâhın şeyhine güveniyorum, şu büyüğümüze güveniyorum; kim diyebilir. Hiç kimse! Peki, niye böyle? Asıl mesele budur; niye böyle! Toplum olarak kitlesel bir güven kaybı yaşıyoruz. Dahası toplum olarak güvendiğimiz dağlara kar yağdı! Kar yağan dağların temel özelliği neydi; karşılıksız vermek! Güvendiğimiz dağlar karşılıksız bize bırakın bir şey vermeyi karşılıksız yüzümüze bile bakmıyor. Karşılıksız vermek -daha doğrusu verdiğini sanmak- sona erince bütün güzellikler ortadan kalktı. Karşılıksız vermek kalkınca başta güven kalktı. Çünkü artık herkes ama herkes karşılıksız bir şey vermiyor. Selam bile artık karşılıksız verilmiyor. Her verilenin mutlaka bir karşılığı beklenerek veriliyor. Maddi ve manevi ne verilmişse maddi ve manevi bir karşılık beklenerek veriliyor. Karşılıksız sandığımız manevi bir şey daha verilirken karşılığı düşünülüp planlanarak veriliyor. Manevi olanda dahi karşılık beklenerek veriliyorken maddi olanda daha verilirken karşılık beklendiği hatta o karşılığın farklı bir şekilde sözünün edildiğini söylemeye bile gerek yok. Karşılıksız vermek ortadan kalkınca başta güven olmak üzere birliği sağlayan her şey ortadan kalkıyor. Artık toplum olarak kimse kimseye güvenmiyor. Çünkü güvendiğinde karşılıksız sandığının çok büyük karşılığı olduğunu acı bir şekilde öğreniyor. Maddi meselelerde de böyle manevi meselelerde de. Kimse kimseye güvenmiyor. Herkes çıkarına göre hareket ediyor. Çıkar yoksa hiçbir şey yok çıkar varsa her şey var!
Durumun bir başka cephesi de güvenilen kişi ya da yerlerin kof çıkmış olmasıdır. Güvenilen cemaatler terörist çıkıyor! Artık toplumda öyle bir şey var ki herkes birbirinden şüpheleniyor. İçimizde kim terörist acaba! Bunun akıldan geçmesi bile birçok güzel şeyleri götürüyor. Camialar, cemaatler, dergâhlar vb. yerlerin çok da masum olmadığı şüphesi her insanda oluşmaya başladı. Karşılıksız vermenin kalkması, şüphe duyulması, güven yitimi toplumda birliği gitgide bozuyor. Güven kalmıyor.
Toplumdaki birbirine güven kaybının Suriyelilerin başına gelenlerde temel faktör olduğu gibi, Türkiye de -Allah göstermesin- aynı yere sürükleniyor. Toplum adeta işgale hazırlanıyor. Karşı koyacak birliği oluşturan sır ortadan kaldırılıyor.
Sonuç olarak beş kilo altın veya beş dükkân beş imanlı yürek etmez!