“On üç yıldır ne söylediyse yaptım. On üç yıldır kimi istediyse seçtim. On üç yıldır kimin karşısında olduysa düşman bildim. On üç yıldır hep destek tam destek dedim. Ama Allah Lillah aşkına artık yeter.

Neden hâlâ benim boğazımdan kesiyor ki… Neden hâlâ hakkımı vermiyor ki… Tâkâtim kalmadı artık... Ben ona güvenmekten başka ne yaptım ki… Ben onu çok sevmekten başka ne yaptım ki...”

Yukarıdaki cümleler yıllardır ne büyük zorluklarla boğuştuğunu bildiğim, AKP’li bir belediyenin taşeron şirketinde asgari ücretle işçilik yapan, oradan aldığı üç kuruşla da hasta hanımına ve iki yavrusuna bakmaya çalışan Cemil ağabeye ait.

Cemil ağabey ki, belediye başkanı olduğu günlerde “aman reisimize laf gelmesin” diye sokakta gördüğü çöpleri toplayan; AKP’nin kuruluşundan bu yana da Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’daki hiçbir mitingini kaçırmayan bir kimseydi.

Cebinde beş kuruşu olmadığı halde her seferinde sevinç ve umut gözyaşlarıyla karşıladı onu.

Sessiz yığınların sesi olduğunu iddia eden Reis bey’in tatlı sözlerine inandı.

Kendisi gibi kimsesizlerin, biçarelerin, garip gurebâların yalnızlığına son vereceğini sandı. Fukaraya kol kanat geren Erbakan hocasına biraz olsun benzeyebileceğini düşündü.

Türkiye’nin kaynaklarını silip süpüren baronların ve rantiyecilerin değil, yetim ve öksüzlerin yanında olacağı vaadine kandı. Cumhuriyet mitinglerinden Ergenekon ve Balyoz süreçlerine, muhtıra senaryosundan eski ortak yeni paralel savaşlarına kadar yılmadan usanmadan Erdoğan’ın bayrağını salladı.

Kar demedi kış demedi azimle yürüdü reis beyin ardında. Reis bey milyarlık saraylarda itibar ararken, o yağan yağmurda tek başına ıslandı.

Geçtiğimiz gün işte o Cemil ağabeyle karşılaştık.

Beni bildiği için ve on üç yıldır defalarca aldatıldığını söylediğim için görür görmez boynuma sarıldı.

On üç yıldır her şeye eyvallah eden, her şeyi sineye çeken Cemil ağabey baktım usul usul ağlıyordu.

Belli ki artık dayanacak gücü kalmamıştı.

Zerre kadar bir umudu olsaydı tutunurdu ona, demek ki hakikaten tükenmişti. Cemil ağabey bir yandan hıçkırıklarını tutmaya çalışıyor, bir yandan da söyleniyordu. “Reis dediğimiz adam on üç yıldır yönettiği ülkede asgari ücretin ne kadar olduğunu bile bilmiyor. Hâlbuki yuvarladığı o elli bir lira benim için ne büyük bir değer taşıyor bir bilse” diyordu.

Tayyip Erdoğan’ın saray toplantılarının birinde asgari ücretin bin lira olduğunu söylemesi Cemil ağabeye çok dokunmuştu.

Galiba itibar saraylarının, bir aylık emeğinin ücretini bile aşan altın yaldızlı bardakların, kilosu dört bin liradan içilen beyaz çayların, çerez parası gibi anlatılan yüz binlerce liralık makam araçlarının, hokus pokus maharetiyle bir gecede bağlanan örtülü ödeneklerin ardından, bardağı taşıran son damla da bu olmuştu. Doğrusu ben ne diyeceğimi bilemedim. Haklı çıkmanın gurunu falan da yaşayamadım. Omzumu ıslattığı halde hâlâ yanaklarından süzülmeye devam eden gözyaşlarını sildim ve “Allah sabredenlerle beraberdir” ayetini usulca kulağına fısıldadım. Cemil ağabey gibi milyonlarcası var bu ülkede. On üç yıldır Erdoğan’ın gözlerinin içine bakıyorlar. On üç yıldır verdikleri hayat mücadelesinde biraz olsun destek istiyorlar. On üç yıldır akıttıkları gözyaşlarının artık dinmesini bekliyorlar. Bu insanlar Aydın Doğan ve benzerleri gibi bire beş kazanmak da istemiyorlar. Sahip oldukları tek servet olan asgari ücretin vergiden arındırılmasını istiyorlar o kadar. Aldıkları üç kuruşun dörtte birini aşan, bununla birlikte Türkiye Cumhuriyeti bütçesinin de en önemli gelir kalemlerinden birini oluşturan asgari ücret vergisinin kaldırılmasını istiyorlar hepsi bu. Her gün meydan meydan dolaşan Tayyip Erdoğan muhalefetin asgari ücret vaatleriyle alay edeceğine, on üç yıldır yönettiği ülkede hâlâ ağlamaya devam eden Cemil ağabey gibi milyonlarcasının gözyaşlarını dindirmeye baksın.

Sayın reis bey hazretleri;

Beş bin liralık asgari ücret vaadi sizi neşelendirmiş olabilir, hatta bu rakam belki biraz komik de sayılabilir, lakin 949 liralık reel ücret ise kelimenin tam anlamıyla trajiktir bilesiniz. Üstelik bu trajedinin baş aktörü de bizatihi sizsiniz haberiniz olsun.

Zincirler Kırılsın Ayasofya Açılsın

 

Bildiğiniz gibi 29 Mayıs’ta İstanbul’un fethinin 562. yıldönümünü idrak edeceğiz.

AKP’nin düşen oylarını frenlemek amacıyla her gün şehir şehir dolaşan, miting meydanlarında Kur’an-ı Kerim’le büyüyüp Kur’an-ı Kerim’le yaşadığını söyleyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sıradaki hamlesi galiba Ayasofya olacak.

Demem o ki önümüzdeki hafta Ayasofya’dan yükselecek dâvudi sesli bir ezana, ardından da Erdoğan’ın Yenikapı meydanından Avrupa’ya doğru savuracağı birkaç hamasî nutka hazırlıklı olun.

Sonrası mı

Sonrası zaten seçim haftası daha ne olsun. Siz iyisi mi Sultanahmet Camii’ni vakit namazlarında doldurmaya bakın

 

 

Egemen Bağış’tan Cevap Var

 

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan önceki hafta Siirt’te düzenlediği mitingde Egemen Bağış’ı sahneye çıkarınca, biz de aklımızdan geçen düşünceleri paylaşmış ve “Eğer Egemen Bağış o telefon görüşmesinde Allah’ın ayetleriyle değil de, Tayyip Erdoğan ile alay etmiş olsaydı durum çok farklı gelişirdi” demiştik.

Bizim bu tespitimizin ardından Egemen Bağış gönderdiği mesajda sessizliğe bürünmediğini, ses kaydının montaj olduğunu defalarca açıkladığını, ama bizim duymak istemediğimizi, telefonun diğer ucundaki Metehan Demir’in de ses kaydının montaj olduğunu anlattığını, kendisini neredeyse kâfir ilan ettiğimizi ve bu iğrenç iftiraya alet olanlara hakkını helal etmediğini söylemiş. Bir de bunların yanında ses kaydının montaj olduğu şeklinde ifadeler içeren TÜBİTAK raporuyla, yabancı bir kuruluştan alınan yine aynı doğrultudaki raporunu göndermiş. Egemen Bağış’tan gelen mesajın ekleri arasında Adli Tıp’ın 17 Aralık sürecindeki ses kayıtlarıyla ilgili verdiği “orijinal” raporunu da aradık ama maalesef bulamadık.  Öncelikle Egemen Bağış’ı kâfir ilan etme hadsizliğini asla kendimizde görmediğimizi söyleyelim. Ne münasebet, yaptığının ciddiyetsizlikten kaynaklanan büyük bir cehalet örneği olduğunu düşünüyoruz o kadar. Eğer Egemen Bağış, Avrupa Birliği müktesebatını ciddiye aldığı kadar, İslam dininin kutsallarını da ciddiye alabilseydi, muhtemelen böyle bir cehalete imza atmayacaktı hepsi bu. Fakat Sayın Bağış lütfen aklımızla alay etmeyin. Montaj olan bir kaydın Metehan Demir’in özür dilemesine ve istifasına neden sebep olduğu sorusunu bize sordurtmayın. “Madem iftiraya uğradınız, öyleyse neden tıpkı Meral Akşener gibi ekran ekran gezerek haklılığınızı haykırmadınız” dedirtmeyin. “On iki yıl boyunca sergilediğiniz o müthiş kıvraklığınızla, ayağınıza kadar gelen hayatınızın fırsatını kullanıp, neden rakiplerinizi yerle bir etmediniz” diye söyletmeyin.  Ya da siz bunların hepsini boş verin, bu saatten sonra o ses kayıtlarıyla ilgili hiçbirimizi ikna etmek için çabalamayın. Değil mi ki sizin açınızdan ikna edilmesi gereken tek kişiyi zaten ikna etmişsiniz, değil mi ki o itibar sarayında kendinize yer bulabilmişsiniz. Öyleyse ne gam, siz en iyisi “durmak yok yola devam” deyin. Hak hukuk meselesine de lütfen girmeyin. Eğer hakkı ve hukuku konuşacaksak, şu gariban milletin vergileriyle kurulan Avrupa Birliği Bakanlığı’na harcadığınız paraların hesabını bile veremezsiniz, bizden söylemesi.

[email protected]