Yakın çevremde, çocukları, gençleri görüyorum. Okuma neredeyse sıfır. Ellerinde ya cep telefonu, ya tablet; onları bırakıyorlar, bu defa ya televizyon, ya plesteyşın. Bazen, o gençlere tahsil hayatımdan misaller veriyorum, bakıyorum aramızda dağlar var. Belki o gençlerden ders ve ibret alan çıkar diye, tahsil hayatımdan kısaca bahsetmek istiyorum. Canı isteyen kulak misafiri olabilir…

Şöyle kendimi yokluyorum da, tahsil hayatımın ilk basamakları ailemde başlamış. Bizim aile “geniş aile” idi. Dedem, ninem, anam, babam, amcam, yengem (amcam evlenince “Antep evi” denilen o klasik evimizde bir müddet bizimle kaldı.), halalarım (evleninceye kadar üç halam)… Sözün burasında hemen peşinen bütün Ümmet-i Muhammed’e şunu tavsiye ederim: Lütfen çocuklarınız dedeli, nineli evlerde büyüsün. O muhterem ve muhtereme insanlar, çocuklarından birinin yanında kalsınlar, orası merkez olsun, zaman zaman diğer çocuklarının yanında da kalsınlar. Bütün torunları, dedelerinin ve ninelerinin şefkatinden, tecrübesinden istifade etsinler. Öyle yetişen çocuklardan cemiyete sadece ve sadece fayda gelir…

Daha önce de anlatmıştım, dedem beni ve diğer kardeşlerimi karşısına alıp uzun uzun nasihat etmezdi. Anlatacağını lisan-ı haliyle anlatırdı. Dedemin ağzından hiç kötü söz çıkmazdı. Sık sık, “Allah! Dâim Allah!” derdi. Elinden Kur’an düşmezdi. Beş vakit namazını camide kılardı. Henüz 5-6 yaşımda iken elimden tutup camiye götürürdü. Dönüşte bana illa bir tatlı çeşidinden alırdı. Halalarımın, “Gurbanım!” diye bana sarılışlarını hiç unutmam. Ninem, benim ve kardeşlerim için “sığınak”tı. Oyuna dalıp eve geç kalmışsak, pederin paparasından ninem sayesinde kurtulurduk. Uzun kış gecelerinde tandırın etrafında kümelenirdik. Ninem hikâyeler anlatırdı. Dedem, Hazret-i Ali’nin (R.A.), Eba Müslim Horasanî’nin cenklerini okurdu. Osmanlıca kitaplardan okurken bir de o manzum eserleri makamıyla terennüm ederdi. Çok hoşumuza giderdi. Bazen en heyecanlı yerinde keser, “Kalanı yarın!” derdi. Bizimkisi, radyodaki “arkası yarın” programı gibi bir şeydi. Yarını iple çekerdik. Şimdi kendimi yokluyorum da dedemin o okuyuşları bize çok şey katmış. Bir defa cihat şuuru, zulme karşı çıkma, Allah’ın dinini hâkim kılmak için mücadele etmek…

Yine kendimi yokluyorum. Komşularımız, akrabalarımız “hayat mektebinde” bana ve kardeşlerime çok katkıda bulunmuşlar. Sonradan farkına vardım, meğer mahallenin her büyüğü bizim için “koruma memurları” imişler. Kem gözlere karşı uzaktan uzağa bizleri korumuşlar. Gereksiz insanları etrafımızdan savuşturmuşlar. Bizim zamanımızda mükemmel komşuluk münasebetleri vardı. Komşu çocukları (bizim Antep’te adı “mahalle uşağı”dır) birbirimizin evlerine teklifsiz tekellüfsüz giderdik. Bahçelerinde oynardık. Acıkınca Firdevs teyze, ya da Müzeyyen abla, ya da Şerbetçi Ayşe abla, ekmeğe salça sürer, üzerine nane eker, bize verirlerdi. Ya da karşı komşu arkadaşım Mamet bize gelince, rahmetli ninem, ya helva dürümü yapar, ya ekmeğin arasına pekmez sürüp dürüm yapar bizlere verirdi. Yan komşumuz Alevi aile Ökkeş amca ile hanımı bizi oğulları Kılıç’tan daha çok severlerdi. Kırk yıl komşuluk ettik, bir kere bile aramızda en ufak kırgınlık olmadı. Onlardan da insanlık, merhamet, hakperestlik, komşu hakkı ne demek, onu öğrendik.

5 yaşına gelince işte bu Alevi komşumuzun oğlu Kılıç ile mahallemizdeki Mahmut Hoca’nın mahalle mektebine gittik. Orada Kur’an-ı Kerim okumasını, temel dini bilgileri öğrendik. Yeri gelmişken, rahmetle yâd etmeye vesile olması için bu Mahmut Hocamdan bahsedeyim. Evi mağaranın üzerinde idi. İki göz odalı ve ufak bir bahçesi olan bir evdi. Evinin bir odasını “dershane” yapmıştı. Biz derslerimizi orada görürdük. Bahçedeki kulübecikte 3-4 tane keçi beslerdi. Onların sütünü satar, geçimini temin ederdi. Sonraları bir el arabası edindi onunla, İmam-Hatip’in önünde leblebi, çekirdek şeker vs. satarak geçimini temin etmeye çalıştı. Kimseye avuç açmadı, kimseden para almadı. Öğrettiklerini Allah rızası için öğretti. Kabri cennet bahçelerinden bir bahçe olsun, inşallah…