Olaylar öylesine birbiri içine girmiş durumdaki, ayrı

değerlendirmek imkansız gibi. Söz gelimi terörün sona erdirilmesi için

başlatılan çözüm sürecinin başlamasının hemen ardından yeni anayasa yazımı

konusunda ortaya çıkan olumsuzluklar ister istemez çözüm sürecinin yarım kalma

ihtimalini akla getiriyor. Terörün sona erdirilmesi hususunda toplumda ortak

bir mutabakat sağlanmış iken bu ülke yine darbe anayasasına mahkum edilecekse

başlatılan çözüm sürecinden istenen sonucun alınamayacağını söylemek abartma

olmayacaktır. Kısacası geçmişte yaşanan acıların ve terörün son bulması,

toplumsal kucaklaşmanın sağlanabilmesi için özürlükçü sivil bir anayasaya

duyulan ihtiyaç konusunda sanıyorum herkes hem fikirdir. Ne var ki, buna rağmen

birileri meseleyi çıkamaza sokmak için gayret gösteriyor.

***

Bu arada askerlik süresinin kısaltılması, hatta zorunlu

askerliğe son verilerek profesyonel orduya geçilmesi gündemde önemli bir yer

işgal etmeye başlamış, ancak yapılan açıklamalar arasındaki çelişki bu

meselinin de toplum tarafından tam olarak anlaşılmasını engellemektedir.

Aslında profesyonel askerliğin gündeme gelişi yeni değildir. Bu yönde önemli

adımlarda atılmış olmasına rağmen nedense toplumdan olayın önemli bir bölümü

gizlenmektedir.

***

Çözüm süreci ile birlikte gündeme gelen ancak, fazlaca

dillendirilmeyen bir başka husus ise korucular meselesidir. Sayılarının 40 bin

civarında olduğu belirtilen bu insanlar çözüm sürecinin ardından ne olacaktır

Bu konuda ne gibi bir çalışma yapılıp yapılmadığını millet bilmemektedir.

Aslında bu konuya çözüm bulmak sanıldığı kadar zor değildir. İktidarın bu yönde

bir hazırlığı da bulunabilir. Ancak, toplum bilgilendirilmediği için ne olacak

sorusu gündemden düşmüyor. Kaldı ki, korucuların bundan sonraki yaşantılarının

netlik kazanması, bir başka alanda görevlendirilmeleri gerekir. Bunu yapmak

devletin görevidir.

***

Bu hatırlatmaların ardından başlığa aldığım esas konuma

geçmek istiyorum. Çünkü bu konuda da ciddi bir enformasyon kirliliği sebebiyle

Suriye de hangi tarafından kimyasal silah kullandığı belirsizliğini

korumaktadır. Bırakın hangi tarafın kimyasal silah kullandığını, Suriye de

kimyasal silah kullanılıp kullanılmadığı da sadece bir takım belirsiz

kaynaklara dayandırılarak yapılan haberlerden ibarettir.

Olayı izah bakımdan son günlerde gündeme gelen kimyasal

silah konusuna ait üç farklı haberi hatırlatmak istiyorum. İlk haberler Esad

yönetiminin kendi insanlarına karşı kimyasal silah kullandığı şeklindeydi. Bu

hususta bazı delillerin bulunduğu da ileri sürülmüştü. Ardından İsrail in

Suriye ye yönelik saldırısı sırasında kimyasal silah kullandığı haberleri

medyaya yansıdı. Şahsen bu iddiaların doğru olabileceğine inanıyorum. Ancak,

İsrail in Suriye ye yönelik kimyasal silah kullandığı haberleri ile birlikte bu

defa bir kişi ortaya çıkarak Suriyeli muhaliflerin kimyasal silah kullandığı

iddiası güdeme geldi. Böylece hem Esad yönetimi hem de İsrail sanki aklanmaya

çalışıldı. Suriyeli muhaliflerin kimyasal silah kullandığı haberlerinin

kaynağının BM Bağımsız Uluslararası Suriye Soruşturma Komisyonu Üyesi Carla del

Ponte dir. Ponte muhaliflerin sinir gazı sarin kullandığını gösteren güçlü ve

somut şüpheler bulunduğunu söylüyor. Güçlü ve somut şüphe nasıl olur diye sakın

sormayın. Çünkü, bir konuda somut ve güçlü deliller var ise bunun şüphe olarak

nitelendirilmesi olsa olsa haber kirliğini sağlamaya yönelik bir tavır

olabilir.

Demek istediğim o ki, ülkemizin ve dünyanın bu haber

kirliliğinden temizlenmesi gerekiyor. Yapılan açıklamaları doğru kabul etmeden

önce perde arkasını araştırmaya yönelik bir merak bunun için yeterli olacaktır.