ABD, Fransa ve İngiltere Suriye’yi vurdu. Bugün bu saldırıları destekleyen kimi çevrelerin görmek istemedikleri apaçık bir gerçek var; o da Suriye’de 1991 Körfez Savaşı sonrasının Irak’ına doğru artık koşar adım gittiğimizdir. Bu saatten sonra Suriye topraklarında özellikle de kuzeyde olabildiğince belirsiz bir ortamı inşa etmenin planları yapılacak.

Hedefin önce Irak, sonra Suriye, ardından İran ve nihai olarak Türkiye olduğunu görmemek için özel bir gayret göstermek gerekiyordu. Biz de ülke olarak bütün bu süreçlerde hep bunu yaptık.

Bugün Ortadoğu’nun karşı karşıya kaldığı manzara; ölümlerden ölüm beğenmek, zalimler arasında tercih yapmaya zorlanmaktır. Bölge ülkeleri sorunlarının çözümünü kendi içlerinde değil de Washington’da, Moskova’da, Brüksel’de aradıkları müddetçe bu türden saldırıların ve bu manzaranın değişmesi mümkün olmayacak.

Bizler etnik ve mezhepsel farklılıklarımız üzerinden birbirimizle boğuşurken, Avrupa 1618’de yani 400 yıl önce bu süreci yaşamıştı. Otuz Yıl Savaşları boyunca Avrupa’da komşu komşuyu mezhebinden dolayı katletti. Birbirlerini bitiremeyeceklerini anladıklarında ise Vestfalya’da barış yaptılar. Bu tarihten hem de 400 yıl sonra mezhep çatışması tuzağına düşen Müslümanlarda akıl da, fikir de, izan da, insaf da, ruh da yok demektir.

Şu nokta çok önemli; doğunun aklını kaybettiği günlerden beri bu coğrafyanın en önemli sorunu; dirayet, feraset ve basiretin aynı anda bir arada bulunamamasıdır. Bu üçü aynı anda, bir devlette, bir yapıda yoksa  başların dertten kurtulması mümkün olmaz.

Genel geçer bir kabul vardır; hatalar insanlar içindir denir. Hatasız kul olmaz diye şarkılar bile yapılmıştır. Ancak hata yapan insandan beklenen, bir daha aynı hataya düşmemesidir. ‘Aynı delikten iki sefer ısırılmamak’ asıl olandır. Bugün ülkemizin temel sorunu her hatasına gizem yükleyen bir anlayışla yol almaya çalışmasıdır. 

“Eğit-Donat”ta ABD ile bir olup Suriye’deki yangına benzin taşıdık. ABD bu gerekçeyle sözde DEAŞ’la mücadele adına PYD/YPG’yi yerel gücü yaptı. Aynı ABD şimdi Suriye’yi vuruyor. Gün gelir Esad gider ama ABD ile Rusya ile komşuluk(!) ne zaman biter bu belli değil.

Artık tartışmasız anlamış durumda olmamız gerekir ki, Türkiye’nin güvenliği kendi sınırlarından başlamaz. Şam, Tahran, Bağdat, Bakü, Saraybosna, Kahire, Kudüs güvende değilse biliniz ki İstanbul da, Ankara da güvende değildir.

Bu kadar geniş bir coğrafyada etkin olmak hem avantaj hem de dezavantajdır. Bu durumu avantaja çevirmek ancak doğru stratejilerle mümkün olur. Onları ABD’nin, Rusya’nın kucağına itmek gibi bugün olduğu gibi bir yanlışta ısrarcı olunursa bu etki alanı hiç şüphesiz dezavantaja dönüşür.

Son saldırılarla birlikte cami avlularında, meydanlarda ‘Katil ABD Ortadoğu’dan def ol’ sloganlarını bir kere daha hatırladım.

Geçen süre zarfında reel politika bazılarını öylesine kuşattı, öylesine esir aldı ki, dün öyle diyenler bugün ‘Vur vur Trump vur, Suriye’ye vur’ sloganları atmaya başladılar. Zihin kayması ifadesi bile bu fikri savrulmayı ve keşmekeşi tarif etmeye yetmez. Bunun adı olsa olsa tam olarak bir trajedidir.

Kimse şunu unutmasın; bu filmin sonu kesinlikle mutlu bitmez. Çünkü senaristler sahnenin sonunda kanla çizilmiş yeni sınırlar görmek istiyor.

Hal bu iken bu coğrafyada zalimlerden medet beklemek akıl tutulmasıdır.

Ya sorunlarını kendin çözebilecek iradeyi göstereceksin ya da sıranı bekleyeceksin.

Üçüncü bir seçeneğin hayat bulma ihtimali kesinlikle yok.