İslam dünyasının büyük bir imtihandan geçtiği, bununla birlikte D-8’in fazlasıyla tartışılmaya başladığı bugünlerde, konuyla ilgili gerek düzenlenen toplantılarda gerekse de yaptığımız dost toplantılarında D–8 gibi bir oluşumun önemini bir kez daha kavramış olmakla birlikte, günümüzün dış politik gelişmelerini de bir kez daha değerlendirme fırsatını bulduk.

Dönemin şartlarına göre adeta imkânsıza karşılık gelen böyle bir uluslararası kurumsallaşmanın önemi maalesef bugün gerektiği ve hak ettiği gibi değerlendirilmiyor. Oysa D-8’i tarihsel bir kontekste oturttuğumuz zaman, o günün ve bugünün dış politika anlayışını da karşılaştırmalı olarak değerlendirebilmemiz için bizlere bir hayli imkân sağlıyor. Peki, bugün hangi noktadayız

Ahlaki ve İdeolojik Çöküş

Eskiden Türkiye’de muhafazakâr kesimin dış politik anlamda ahlâki, ideolojik ve doktrinel bir takım hedefleri vardı. Ecdattan aldığı kuvveti zor zamanlar geçirmiş olsa bile hep içerisinde tutar ve bir gün bu hedeflere kesin olarak ulaşacağının bilincinde olarak evrensel düzeni değiştirme planları yapardı. Çünkü düzen bizim düzenimiz olmalıydı. Bugün geldiğimiz noktada ise her ne kadar Davutoğlu’na atıf yapılarak ahlâki ve ideolojik bir yol haritası çizilmeye çalışıldıysa da gelinen ve samimiyetsiz bulunan noktalar ortada. Bir tarafta insan haklarının en büyük savunuculuğunu yapıp diğer tarafta yapılan zulümlere sessiz kaldığınız vakit, ABD gibi insan hakları simsarlığı ile suçlanırsınız. Pratiğe dökmüş olduğunuz dış politikanız da fırsatçılıktan başka bir şey olmaz.

Karanlık Gündemlere Geri Dönüş

Şuan ki hükümetimiz eski hükümetleri ilk etapta neyle suçluyordu Koskoca dış politikayı iki üç konuya hapsettiniz diyorlardı. Gerçekten de eskiden dış politikada gündemde olan konulara baktığımız zaman, Kıbrıs Sorunu, Ermeni Meselesi, Ege Sorunu gibi birkaç konu dışında hiçbir şey tartışılmazdı bile. Biz artık bu çıkmazı aşmak zorundayız dediler. Ancak geldiğimiz noktada aynı hataya düşüldüğü çok net bir şekilde görülüyor. Tarihin bizleri kimi konularda zorlamasına rağmen sorumluluk alıp kimi noktalarda inisiyatif alamıyoruz. Bırakalım inisiyatif almayı, başkalarının gündemlerinde kayboluyoruz.

Kurumsal Acizlik

Modern dönemin alâmetifarikası nedir diye sorsak, herhalde birçok kişi bürokrasi, yani kurumsallaşma diye cevap verecektir. Kurumsallaşma sadece ulusal seviyede değil uluslararası seviyede de adım atabilme kapasitesini geliştirmenin tek yoludur. Bugün yaşadığımız konjonktürel dönüşüm de konuyu kuşkusuz etkilemektedir. Eskiden uluslararası politikada ülkeler arası ilişkilere baktığımız zaman sadece Kuzey-Kuzey ya da Kuzey-Güney ilişkilerini görebiliyorduk. Yeni dönemin en önemli özelliği ise artık gelişmiş Kuzey ülkelerinin geri kalmış Güney ülkelerince kendi aralarında temas kurma arzusuna engel olamayışıdır. Peki, bağımsız bir dış politika iddiasında bulunan Türkiye, Güney-Güney ekseninde kurulan hangi uluslararası kurum içerisinde yerini almıştır Tam tersine Türkiye’nin Kuzey-Güney ilişki ekseninden kurtulamadığını çok net bir şekilde gözlemlemekteyiz. Tabi bu noktada eskiden sesini bile çıkartmaya kalktığında darbe ile yüz yüze kalan ülkelerin o tarihlerde D–8 gibi Güney-Güney ekseninde bir ilişkiye girebilmesinin önemi bu noktada daha iyi anlaşılıyor.

Sorun İçerde de Büyüyor

Her zaman konuşulur. Bu bir rüzgâr meselesidir diye. İnsanlar ilk etapta bir sisteme ve de liderlere inanırlar. Ancak sistem hakkı temsil etmiyorsa, insanlarda sistemin iyi olduğuna dair bir ikna olmama hali başlar. Ve bunun ilk nüvesi daima ufak bir şüphedir. Şüphe başladığı zaman alttan yukarı doğru zamanla yavaş yavaş yol alır. Ta ki yeni bir değerler sistemi yerini alıncaya kadar. Bugün Türkiye’de özellikle muhafazakâr kesimde büyük bir şaşkınlık başladı. Gerek iç politikada gerek dış politikada bazı şeyler sindirilemiyor. Gerek ülke içerisinde toplumsal bağlamda gerekse de ülkeler arası ilişkiler bağlamında sürekli bir kutuplaşmanın içerisine çekiliyoruz. Sonu nereye varır kestirmek çok zor. Ancak dediğimiz gibi şüphe başladı bir kere.