Benim bir tek çözemediğim şey A. Beki ile ilgili son yazdığı yazı. Tarık Buğra’nın bir romanından B. Ayvazoğlu, evet…
İkinci defa okudum yazıyı. Ya bu beni övüyor mu, yeriyor mu? Şimdi yerme söz konusu değil. Övüyor… Ama bunu beni ti’ye alarak mı yapıyor, samimi olarak mı övüyor, orayı anlayamadım.
Şimdi merak edecek seyircilerimizin bazıları… Hikâyede, neredeyse F. G’nin (Gülerce ismi açıkça söylüyor) yaptığı bütün hainlikleri yapan bir adam var. Romanın kahramanı… Bir de çok güvendiği bir insan var. Fakat ihtiyarın yani FETÖ’nün birebir neredeyse karakter ve tip olarak uyuştuğu ihtiyarın ipini de bu çok güvendiği delikanlı çekiyor.
O bitiriyor işini. Şimdi bunu anlattıktan sonra A. Beki diyor ki: Acaba F. G’nin delikanlısı H. Gülerce mi? Şimdi burada hakikat payı var. Kendime övgü için bir şey demiyorum. Geçmişte biz o işin içindeydik, tıpkı o ihtiyarın çok güvendiği delikanlı gibi F. G’de bana çok güvenirdi.
Hatta orada beni çok seven insanlar oluyor. Pensilvanya’da benim olmadığım zamanlarda. Senede bir, iki defa gidiyor bir hafta kalıyorum. Geriye kalıyor elli hafta. Bu elli haftada şey seyrederken, TV seyrederken, F. G’nin artık FETÖ elebaşı diyelim. İşte bir anda 30-40 kişi oluyor, bazen daha dar dairede 8-10 kişi sohbet ediyorlar. Oradan bana haber getirenler oluyordu ya da ben oraya gittiğimde ya seni işte geçen burada bir ağbi şikâyet etti. Sizin için elini kaldırdı böyle, FETÖ diyelim ele başı… (Nasıl el kaldırdığını bizzat canlandırıyor.) H. Gülerce için konuşmayın, konuşturtmam. O çok samimi bir arkadaş diye susturdu onları. Böyle çok örnek var yani. Bende en çok bulduğu şey samimiyet. Ne yapıyorsa samimiyetten yapıyor diye… Ben de kendimi biliyorum. Bende bulunduğum yerde o gün hizmetti, eğitimdi, diyalogdu, hoşgörü idi.. Şimdi geçen A Haber’de çok güzel bir dosya hazırlamışlar, FETÖ ile ilgili. Şimdi rahmetli Özal övüyor, Ecevit övüyor, Demirel övüyor, yani buna sahip çıkmayan kimse yok ki… Ben de rahmetli Özal’ı çok sevdim. 83’de milletvekili adayıydım. Şimdi ben Özal’ın tuttuğu biri hakkında şüphelenmem ki zaten. Meclis Başkanları öyle, herkes destekliyor, başbakan öyle…
Ne zaman fark ettik? İlk kendisini gösterdiği zaman… 7 Şubat 2012’de MİT krizinde… Beş gün sonra 12 Şubat’ta Zaman gazetesinde “Savcılar daima haklı çıktı” deyince, ha Tayyip Bey’e savaş açtı dedim. Gezi olaylarını gördüm, 17-25 Aralık’ı gördüm ve terk ettim.
Şimdi benim aleyhimde bu sefer beni çok samimi bulan adam dedi ki: Dava arkadaşlarını sattı!
Ya, hainleri terk etmek, hiç dava arkadaşlarını satmak olur mu? Bu ihaneti görüyorsun. Bunda konuşulacak bir şey varsa, ihaneti konuşmak lazım. Zaten bana yüklenen o sekiz yazar da sen eski FETÖ’cüsün diyor. Yani o zaman FETÖ yoktu. Hizmet hareketi vardı, cemaat vardı, artı o zaman kimse görmedi ki bunların hainliğini, artistliğini… Bak şimdi ekranda gösteriyorlar, şey ölçtürüyor, tansiyon… Şimdi ortaya çıktı ki, onların yanında hep ölçtürüyor kendisini, tansiyon yani… Psikolojik harp! Her yerden destek alıyor… Her neyse şimdi A. Beki’den söz geldi, ben şunu savunuyorum. Eleştiriye evet ama, hakarete asla… Kin ve nefret tohumu ekmeye asla…
“Beni vitrine süs diye koymuşlardı!”
Bu savunma cümlesi, bir önceki haftada, kendi yazısı örnek gösterilerek, “MİT’e baskının yol göstermesini Gülerce mi yaptı” sorusuyla gündeme oturtulan itirafçı H. Gülerce’nin ağzından çıkmıştı.
Bizim “Ahir Zaman Gazetesi” dediğimiz mevkutede uzun yıllar üst düzey yöneticilik ve yazarlık yapan H. Gülerce, geçtiğimiz Pazar kendisine tahsis edilen Beyaz TV’de “Süs” olamadığını işte böyle itiraf etti.
Üşenmedik, o bölümü aynen kâğıda döktük, yukarıya koyduk; sizler de okudunuz.
Olay belli. Soru belli. Tarık Buğra’nın anlattığı ve F. G’ye benzetilen ihtiyarın ipini delikanlısı H. Gülerce mi çekti?
Gülerce diyor ki: “Beni övüyorlar.”
İhtiyarın delikanlısı ilan edildi ya… İspat peşinde: “O ihtiyarın çok güvendiği delikanlı gibi F. G’de bana çok güvenirdi.”
Güvenilen ya da vitrine süs diye konulan…
Güvenen ihtiyar F.G. öteki güvendiklerinde yanılmadı, hepsine dediklerini yaptırdı, bir Gülerce’de mi yanıldı?
Pensilvanya’ya senede bir, iki defa gittiğini ve bir hafta kaldığını iddia eden Gülerce, o bir haftaları nasıl geçirdiğini, kimlerle hangi toplantılarda hangi planları yaptıklarını, F. G’ye hangi raporları verdiğini ve gelirken, bir dahaki gidişe kadar neleri, nasıl yapacağının emirlerini aldığını söylemiyor, anlatmıyor.
Diyor ki: “Beni orda çok seviyorlardı.”
Neden acaba? Nasıl kazanıldı bu sevgi?
F.G’nin, şikayetleri ve şikayetçileri dikkate almayıp, Gülerce’yi övmesi, samimi bulması, güvendiğini ısrarla belirtmesi, Gülerce’de nasıl bir etki oluşturmuştu? İtiraf etmelidir.
Aman bu güveni boşa çıkarmayayım, -nasıl olsa ileride ipini çekeceğim- diyerek canla başla çalıştı, kartel medyası elamanlarıyla çok iyi ilişkiler mi kurdu o ihanet örgütü adına. Bunların itirafını da bekliyoruz, bir Pazar sohbetinde.
Pensilvanya’daki o Gülerce sevicileri, neden ısrarla bu tiyatroyu oynadılar onu gördüklerinde hep?
İp çekici olacağını hayal edemeseler de itirafçı olabileceği ihtimalini önleme çalışması mı idi o oyun? Hem de bizzat F. G mi yazmıştı senaryosunu?
Gülerce, ihtiyarıyla ilişkisinin itirafında diyor ki: “Bende en çok bulduğu şey samimiyet.”
Az bulunanları nedir Gülerce’nin?
Başka ne aramıştı da, bir samimiyeti ölçebilmiş ihtiyar, Gülerce’de…
Beyaz TV’nin bir pazarında da bunların itirafını bekleriz.
“Özal övüyor, Ecevit övüyor, Demirel övüyor, sahip çıkmayan yok ki…”
O övücüler ve sahip çıkıcılar FETÖ’nün elemanı, mesai arkadaşı, planlar yapıcısı ve uygulayıcısı değillerdi. Gülerce, övüyor dediklerine göre mi pozisyon aldı, delikanlı oldu?
Övmeyen ve hep karşı çıkan bir siyasetçi daha vardı. Üstelik o siyasetçinin hükümetine karşı kartelle, müslüm’le, avarakasnak generallerle iş birliği yaparak 28 Şubat’ı yaşatmamışlar mı idiler? Samimi olması mı FETÖ’ye “Gitsinler” deme aklını verdirmişti Gülerce’ye.
“Ha Tayyip Bey’e savaş açtı dedim.”
Durup dururken mi açılır bir savaş? Ön hazırlıkları, lojistik destekleri, imha planları ve yok edici araçları tedarik edildikten sonra yapılmaz mı?
Gülerce işte bu hazırlıklarda neyi eksik gördü, sözünü dinletemedi de vaz geçti orda olmaktan? Orada ve o zamanda kimin kaybedeceğini bizzat Gülerce mi gördü, yoksa samimiyet vurgusu ile mesaj gönderdiği yer mi uyardı. Gel seni ip çeken yapalım, kahramanlığa bu tarafta devam et! Ah, buraları da bir itiraf ediverirse…
Gülerce, dava arkadaşlarını mı sattı, hainleri mi terk etti?
Kendisi, kendini bu sorunun içinde işte böyle anlatırken, biz bir soruyu çok açık olarak cevaplamasını istiyoruz.
Ahir Zaman Gazetesi’nde 28 Şubat hazırlanırken ve tüm güçleriyle desteklenirken birlikte olduğu dava arkadaşlarını, 15 Temmuzlarda hain yapan o ihtiyar yahut FETÖ, Gülerce’yi hangi özelliğinden ötürü katamadı içlerine?
Gülerce samimiyette nereye bağlıdır?
28 Şubat için bu soruların da cevabı alınmalıdır. İşte bu yazı o cevap için yazılmıştır.
SIFATI GÖRÜNÜR SIFAT SONRA SIRADA KİM VAR
Bizim mahallenin mizah hikayeleri yazarıyım. Özal günlerinde, Demirel günlerinde olayları hikayelerle anlatmak iyi bir usuldü. Netice alınacak en güzel edebi yoldu.
Lakin yaşadığımız günler farklı. Kişilere çok çok endeksli. Bir olayı, bir anıyı, bir itirafı, bir suçlamayı, belgesi ile ortaya koymadan bir şeyler anlatmaya çalışmak, maksadı hasıl etmiyor. Dolayısıyla belgesini de koymak zorundayız, hicvetmeye çalıştığımız insanların dediklerinin, yazdıklarının… Hem de yormayalım okuyucularımızı…
İşte size yarı resmi kartelin en baş kaptanı Ertuğrul Özkök’ün 16 Ağustos 2017 tarihli Hürriyet’teki yazısından ilgileneceğimiz kısım.
15 Temmuz gecesi farkına varamadığım tuhaf bir ayrıntı:
Hande Fırat’ın “24 Saat:15 Temmuz’un Kamera Arkası” adlı kitabının 21 ve 22’nci sayfasındaki çok önemli bir ayrıntıyı atlamışım.
Geçen gün kitabı yeniden gözden geçirirken farkına vardım.
Hande Fırat 15 Temmuz gecesi saat tam 22.10.39’da editörü ile konuşuyor.
Sonra Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral ErtuğrulgaziÖzkürkçü’yü arıyor ama ulaşamıyor.
Ondan sonra, yani 22.10’dan bir süre sonra, MİT Basın Danışmanı Nuh Yılmaz’ı arıyor.
Şimdi aralarında geçen şu konuşmaya çok dikkat.
-HANDE FIRAT: “Selam Nuh ne oluyor?”
-NUH YILMAZ: “Ne ne oluyor?”
-HANDE FIRAT: “Garip bir hareketlilik…”
-NUH YILMAZ: “Haberim yok.”
-HANDE FIRAT: “İyi de asker, polisin silahını almış. Güvenilir kaynaklarım hareketlilik var diyor.”
-NUH YILMAZ: “Bakıp arıyorum hemen seni.”
Aynı dakikalarda o binanın bodrum katında bulunan Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’e, asansördeyken eşinden telefon geliyor.
Eşi ona Boğaz Köprüsü’nün kesildiğini, darbe söylentisi olduğu haberleri geldiğini söylüyor.
Bürokratın eşi öğrenmiş.
Gazeteci öğrenmiş.
Gazetecinin kaynakları öğrenmiş.
Ama MİT “Haberimiz yok” diyor…
Ama nasıl oluyorsa bu arkadaş, üç-beş saat sonra “Darbe püskürtüldü” diye açıklama yapıyor.
Başlayan darbeyi haber alamayan bir insan, bittiğini nasıl haber almış acaba…
Anlatılmak istenen ne?
Herkes biliyor, MİT haberimiz yok, diyor? İddiasını ispatlamak!
Şimdi soruyu tersinden soralım: MİT o gece her arayana, bildiklerini anlatsaydı, dahası aldığı tedbirleri, yaptıklarını, yapacaklarını bir bir sayıp dökseydi, sonuç ne olurdu? Yahut MİT, MİT olmuş mu olurdu?
Ülkenin her köşesinin ve her telefonun dinlendiği kesin biliniyorken, MİT’in dinlemecilere ve arayan aracılara hiç malzeme vermemesi neden “kötü” bir iş olsun?
MİT, şunları şunları arayıp bilgi vermemiş diyenler, o dedikleri yapılsa idi, MİT’in neyi ne kadar bildiği ve hakimiyet alanı, olanca açıklığıyla ortaya dökülürdü, ihtimalini niçin düşünmüyorlar?
Amerika’da 11 Eylül oldu. Hangi gazeteler CIA’nın ve FBI’ın konuşma dökümlerini yayınladı? Hangi gazeteci onları sorguladı, bizi neden arayıp bilgi vermediniz diye…
Ünlü “Baba” filminde baba, varisi oğlunu öğütlüyor: Kim sana anlaşma aracısı olarak gelirse, hain odur.
Bizde ne baba var, ne de baba romancıları, filmcileri… Telefonla sorduk mu, konuşsun herkes…
Yazısını yukarıya aldığımız Özkök’ün atladığı ayrıntıya, sonra nasıl ulaştığını anlatmasının ilginçliği, gözlerinizden kaçmamıştır elbette.
Biz dahi öyle olduğuna inanıyoruz.
Kim arayıp da yeniden dikkatini çekmiş olacak, al sana bir daha yazma bahanesi demiş olacak?...
Öyle bir şey yoktur mutlaka… Maksat, sadece iş öğretmek, vazife öğretmek… Yerseniz!..
DEPREM YARASI SARILIR AMA DEPREMCİ YARASI ÖLDÜRÜR
Sosyal medyada paylaşılıyordu bu görüntü ve altındaki diyalog… Dayanamadım, aldım!
Bu ülkenin insanlarını, Millî Görüşçüler ve Millî Görüşçü olmaya adaylar, tanımlamasıyla anlatan rahmetli Hoca’mızı özleyenlerin ve yolundan gidenlerin içinden acilen tarihçiler çıkmalı ve bunun gibi ülkemizin insanlarını aşağılayan, küçümseyen şahısları susturan cevapları vermeliler.
Biri çıkar, “Türk Milleti zekidir” diyen Atatürk’e inat, yüzde altmışı aptal der ve övgüler alır. Aptalcının yolundan giden ise ancak bu iftirayı bulmuş. Sakarya’da “Allah Allah” denmediğine kendince yol yapıyor.
Savaş suçlularına Anadolu’yu dolaşarak idam cezaları veren İstiklal Mahkemesinin hükümlüleri belli iken, yüzde 46 iftirasının bir hesabı olmalı.
Çok savaş gazisi gördüm ve hikayesi dinledim ama, hiçbirinden de cepheden kaçan asker vardı, gibi bir cümle duymadım.
Ey tarihçilerimiz, neredesiniz?