Seçime doğru zaman hızla ilerlerken toplumun diğer seçimlerin aksine bu defa seçim heyecanını fazlaca yaşadığını söylemek mümkün değil. Kendi kendime bu heyecansızlığın sebebini sorarken farklı cevaplar buluyorum. Bunun en önemli sebeplerinden birisi toplumun tüm dikkatini teröre ve şehitlerimize çevirmiş olmasıdır... Çünkü yürekler yanıyor. Yanan yürekler haklı olarak tüm dikkati teröre çeviriyor. Diyebiliriz ki seçim toplum için terörden sonra geliyor. İnsanımız biran evvel teröre çare bulunmasını, her an bir saldırı ve şehit haberi duymak istemiyor. Ama, olaylar insanımızı terörün kısa zamanda sona ermeyeceği duygusuna sürüklüyor. Gerçi son zamanlarda bölgede geniş çaplı operasyonlar yapılıyor ve teröristlerle sıcak temas gerçekleşiyor ama, her sıcak temas acılarımızı daha da artırıyor. Böyle bir ortamda seçim havasını yakalamak elbette mümkün olmaz. Belli ki ülkemiz üzerinde hesabı olan özellikle dış güçler böyle bir noktada terörü özellikle körüklüyorlar.

Bu arada bir de partiler eğer terörü seçim malzemesi olarak kullanıyorlarsa bu tehlikeyi bir kat daha artıracak demektir. Toplum bunun da tedirginliğini yaşıyor.

Bir başka husus ise seçimin gündeme normal seyri içinde gelmemiş olmasıdır. Bu geliş tarzı seçim heyecanını gölgeliyor. Eğer Cumhurbaşkanı seçilebilmiş olsaydı en azından şu günlerde seçim gündemde olmayacaktı, olsa bile seçim heyecanı daha sıcak bir şekilde yaşanabilecekti... Diyebiliriz ki, seçim dayatıldı. Meclise Cumhurbaşkanını seçtirmemek bazı kesimler tarafından bir başarı gibi kabul edildi ve millete böyle takdim edildi. Böyle bir dayatma millet iradesinin devre dışı bırakılması gibi algılandı kitleler tarafından.

Böyle olunca da demokrasinin en önemli işlevini oluşturan seçimler halkın indinde önemini yitirmeye başladı. Elbette tamamen önemsiz hale gelmedi, ama pek çok kişiye seçim sandığına gidip oyumu kullansam da bu ülkede  çoğunluğun değil, azınlığın dediği oluyorsa o zaman seçimlerin ne önemi var sorusunu hatırlattı. Milletimizin öncelikli olarak bu olumsuz hadavadan kurtarılması gerekiyor. Aksi halde siyaset dışı güçlerin ekmeğine yağ sürülmüş olacaktır.

İşte böyle bir ortamda elbette konuştuğumuz dil ve kullandığımız kavramlar da gerçek anlamlarını yitirerek söyleyen kişilere göre anlam kazanmaya başladı. Artık "Milli merkez", "Ulusal vicdan" ya da "Millici, ulusalcı" denildiğinde tüm siyasi partiler ve toplum aynı şeyleri anlamıyor, bu kavramlar herkesde aynı çağrışımı yapmıyor.

Diyebiliriz ki kavramların da içi boşaltıldı. Kavramlara yüklenen anlamlar değişiklik kazanmaya başladı. Hatta öyle bir noktaya gelindi ki bir süre ulusalcılık,  darbecilikle adeta birlikte düşünülmeye başlandı. İşte bu kavram kargaşası, kavramların içinin boşaltılarak herkesin kendine göre doldurmaya başlaması da siyasette beklenenin farklılık kazanmasına zemin hazırladı. İnsanlar aynı kavramları farklı şekilde yorumlayıp kullanmaya başladığında seçim kampanyasından herkesin aynı şeyleri algılaması beklenebilir mi

Siyasete siyaset dışı müdahaleler giderek halkımızın siyasete duyduğu ilgiyi de azaltacak gibi görünüyor.. Böyle bir gelişme ise demokrasinin aleyhine, millet egemenliğinin hakimiyetini sınırlayan anlayışa hizmet etmekten öte gitmeyecektir. Halbuki bir toplumda seçime gidiliyor olması demokrasinin gereğidir. Ama, siyaset dışı çevrelerin siyaseti kendi isteklerine göre belirlemek adına ileri sürdüğü bir takım tezler ve seçim kampanyasının içi boşaltılmış kavramlarla yürütülüyor olması da insanımızın kafasını karıştırmaktadır. Kısacası, insanımız doğru ile yanlışı ayırmakta güçlük çekmektedir. Elbette kavramları doğru olarak kullanan, milletimize çözümler sunan Saadet Partisinin  söylediklerinin medya tarafından topluma ulaştırılmaması bu yönde sergilenen tavrı insanımızı ümidsizliğe sevketmektedir. Sanıyorum medya insanımıza ve ülkemize en büyük kötülüğü de halkımızdan doğruları ve çözüm tekliflerini gizleyerek, çözümsüzlüğü çözümmüş gibi takdim ederek yapmaktadır.