Bir fıçı düşününüz. İçinde elmalar var ama bakıyorsunuz ki, elmalar çürümüş. Bir fıçı dolusu çürük elma…
Sorulması gereken soru şudur: Elmalar neden çürüdü?
Birinci akla gelen muhtemel yanıt; çürümenin nedeni olarak elmaların görülmesini içermektedir. Yani elmaların çürümeye meyilli olduğu ön kabulüne dayanmaktadır. Diğer bir ifadeyle elmalar şayet sağlam durmayı başarabilselerdi hiçbir şekilde çürümeyecekti.
Diğer bir muhtemel yanıt ise çürümenin temelinde fıçının yapısal özelliklerinin bulunması fikridir. Fıçıdan kaynaklanan sorunlar elmaların çürümesine neden olmaktadır.
P. Zimbardo tarafından “kötü fıçı” olarak ortaya atılan teorik yaklaşımın özünde, çürümenin temelinde “fıçının” yer aldığı fikri yatmaktadır.
Fıçı; durumları-sistemi, elmalar ise eğilimleri-kişileri temsil etmektedir. Fıçının nasıl kurgulandığı, fıçının nasıl işlediği hususu oldukça önem arz etmektedir.
Nasıl ki, çürümeye neden olacak bir fıçı sağlam elmaları çürütürse, yanlış inşa edilen bir sistem de kişileri yanlış yola doğru sürükleyecektir.
Bir ülke düşününüz ki; gelecek nesillerine yönelik eğitim politikasını sağlam bir zemine oturtmayıp yalnızca akademik başarıyı (!) öncelemeyi tercih ediyor. Halbuki akademik başarının yanında milli ve manevi değerleri öğretmeyi hedeflemeyen bir eğitim politikasının neticede ne getireceğini kestirmek zor olmasa gerek.
Diğer yönden baktığımızda da, gelecek nesillerini bir ideal etrafında toplamayı önceleyen ve bunun için maddi donanımlar bakımından da nesillerini teçhiz eden eğitim politikasına sahip bir ülkeyi düşünelim.
Bu iki ülke örneği arasındaki fark; iki ülkenin sahip olduğu eğitim sistemi sayesinde yetiştirip eğittiği insanların niteliği ile anlaşılır olmaktadır.
Zimbardo’nun “elmaları çürüten fıçı” üzerinden anlattığı husus, bizim dilimizde “bozuk tezgâhtan düzgün iş çıkmaz” deyimiyle somutlaştırılmıştır.
Tezgâh bozuksa ustanın kim olduğunun, hangi ürünün çıkartılmasının planlandığının, niyetlerin sağlam olup olmadığının hiçbir önemi kalmamaktadır.
Fıçı-elma metaforu üzerinden aktardığımız husus, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi sorunlarını anlama ve çözüme kavuşturma sürecinde de kolaylıkla ele alınabilmektedir.
Örneğin Türkiye’de mevcut ekonomik sorunların çözümünü yalnızca bakan değişikliğinde aramak meselenin özünü anlamamak anlamına gelecektir.
Halbuki sorun kişilerden değil, sistemden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Sayın Nureddin Nebati’nin ekonomik sorunların çözümüne katkısının olabilmesi, Türkiye’ye 28 Şubat sürecinden itibaren dayatılan ve AK Parti döneminde de devam ettirilen Kemal Derviş politikalarından vazgeçilmesine bağlıdır.
Şayet bu yanlış politikalar devam ettirilecekse iyi niyetin yeterli olmayacağının bilinmesi gerekmektedir.
Dile getirdiğimiz bu husus, tüm alanlarda yürütülen politikaların tamamı için geçerli durumdadır. Bu yüzdendir ki, iktidara talip olan ama sistem değişikliğini önemsemeyen hiçbir partinin Türkiye’ye fayda getirmeyeceği gerçeğinin altının kalın kırmızı çizgilerle çizilmesi zarureti bulunmaktadır.
İnşa edilecek reel ekonomi ile faizi topyekûn ortadan kaldırmak hedefi yerine faizin indirilmesi ya da kaldırılması tercihi arasında sıkışan zihniyetlerin sistem değişikliği derdi olmadığı anlaşılmaktadır.
Yeni ve adil bir dünya kurmak yerine Avrupa Birliği ile Avrasya Birliği arasında tercih yarışına giren partilerin birbirlerinden farkının olmadığı, sistem değiştirmeye niyetli olmadıkları kolaylıkla anlaşılmaktadır.
Zira sistem değişikliği fikrine yönelmek, tıpkı kapitalizm ile komünizm arasında bir fark olmadığı gibi Atlantikçilik ile Avrasyacılık arasında da bir farkın olmadığını anlamış olmayı gerektirmektedir.
Sistem değiştirmeye niyeti olmayan yapıların mevcut sorunlara getirecekleri çözümler ise ancak ve ancak pansuman-geçici olmak durumunda kalmaktadır.
Halbuki vakit kaybına tahammülün olmadığı bir dönemde yaşıyoruz. Türkiye’nin suni gündemler ile meşgul edilmek yerine esas anlamda bu gündeme yoğunlaştırılması zarureti bulunmaktadır.