Mutlak geleceğin, gerçek hayatın, kaçınılmaz olanın vahametini hatırlatan bir hayıflanma cümlesidir. İstek, temenni yahut beddua içermez. Koruma, önlem alma, savrulup giden hayata çekidüzen verme gibi işlevsel taraflar barındırır özünde. Muhatabı kötü bir gelecekten esirgemek ister. Muhtemelen muhatap, böyle bir gelecek tasavvurundan yoksundur çünkü hâl ve hareketinin, tutum ve davranışının meşruiyetine inanmaktadır. Dünyadaki yaşam için kendi akıbetine fazlaca eğilmiş, daha ötesini düşünmemiştir.

Düşünce denen şey insanların kaçta kaçına vergilidir sorgulamadan, standart tahayyülün tahammül edilebilecek aşamasında bildiği, tanık olduğu ya da tahminde bulunduğu kadar yokluktan söz edildiğini anlar böyle bir söze muhatap kılınan. Aslında kendi iradesiyle, bile isteye duçar olduğu yokluklar umurunda bile değildir. Aklın, fikrin, bilginin, inancın, ahlakın yokluğuna dair sorgu bir yere kadardır. Maalesef o yer de fena halde korunaklıdır. Mal, mülk, variyet, prestij vs. üstüne sahip oldukları, bireye hiç sahip olmadıklarını unutturur. ‘En iyisini, en doğrusunu, en kârlısını ben biliyorum, yeterli müktesebata sahibim’ kanaati, sahip oldukları şeylere yönelik doyumsuzluktan kaynaklanır. Hilleli Mehmet Fuzuli’nin aşk tarifi gibi susamışlık dileyen bir susamışlıktır. Bir farkla ki maddeye yönelik aşk arzunun dahi putlaşmasına yol açar. Sahip oldukları itibariyle arzusunu bile putlaştıran insan elbette bir başkasından sadır olana önem vermez. Birinin fikrine, görüşüne, kanaatine ihtiyaç yoktur. Olsa da gücün satın alamayacağı bir varlık söz konusu değildir. Neredeyse herkesin; ‘Muhatap olabilsem, yüz yüze gelsek mutlaka bir şeyler anlatırım’ sanrısı, muhatabın sahip olduğu güç karşısında hezeyana uğrar. Hayır, anlatılamaz değildir, anlatılır; ama gücü elinde bulunduran kulak tıkamakla, asla ve kat’a dinlememekle kaimdir. Es kaza duymaya yeltenip kulak verse doğru anlaması mümkün değildir. Bir yandan güç sahipleri, güçsüzlerin etkilendiği tasarılardan, yoksunları etkileyen olaylardan etkilenmez. Etkilenilen şeyler örtüşmedikçe de anlayış, husule gelecek alan bulamayacaktır. Hâsılı, anlayışın olmadığı yerde neyin, kime, nasıl anlatılacağının bir önemi kalmasa gerektir.

Güce malik olana yöneltilecek, “Sizin yatacak yeriniz yok” yargısının muhataptaki karşılığı, sahip olduklarına dair yeterlilik yahut yetersizliktir. En çok yaşamak için yığdıklarının yeterli gelmediğini düşünüp, ‘Evet, hala ortopedik yatak, deprem yatağı falan edinmedim, bak onu unutmuşum, iyi hatırlattın, sağlığımızı ihmal ediyoruz yav, vs.’ diye anlamıştır. Durumun sağlamasında, o sahip olunmayanın derhal karşılanabilmesi için daha çok kazanmak gerektiği düşüncesine ulaşır. Daha çok kazanmak içinse daha çok yolsuzluk, haksızlık, hırsızlık, sömürü gereklidir. Zira içinde yaşadığımız memleket ortamında çalışarak sahip olunacakların sınırı, boyutu, mahiyeti bellidir. İnsanlar işini kaybederken, işyerini kapatırken, yokluk sebebine hayatını bile sonlandırırken, herhalde malını katlayabilenlerin meşru kazancını sorgulayabilecek tuhaflıkta bir beyin kalmamıştır. Pardon, kalmıştır, vardır, çok vardır ki sömürü çarkı aynıyla dönebilmektedir.

Dünyayı yakmak için birinden kibrit, çakmak isteyecek gariplikte olanlar, asla muhatap kılınmadıkları servet sahiplerine karşı, “Sizin yatacak yeriniz yok” dedikçe, yattıkları yerden edilirler. Yani bir yerde olmayan rahatlarını da kaçırmış olurlar. Sahip olduklarından, yerlerinden, yurtlarından edilmekle kalmazlar; market zincirinin malzeme boşalttıktan sonra çöp kenarına bıraktığı kartonlardan ele geçirip kıyıda köşede uzanacak boş bir bank bulsalar, belediye zabıtaları, bekçiler, polisler başlarında bitiverir.

Anlaşılmalıdır ki bu âlemde yatacak yeri olmayan yahut bir gün yatacak yeri dahi kalmayacak olan bizleriz. Başkasına söyledikçe bizim yoksunluğumuz, onların serveti artacak. Saray meşruiyeti, saray harcaması, yandaş istihdamı sorguladıkça artan saraylar, köşkler; tahsis edilen araç sorguladıkça marka değeri yükselen tahsisatlar gibi.

Hayatının hiçbir kesitinde şef, reis, müdür, başkan, yetkili ve de hiçbir şeye üye olmayan, hatta eski bir Kızılderili bile olamamış, Güney Aksaraylı Apaçi Serkan’ın soluk benizli istilasına dair anlattığı türden cereyan eder her şey; “Reis bize geldiğinde sağ parmağında bir yüzüğü, bizimse her şeyimiz vardı. Şimdi bizim riayet etmediğimiz bir tüzüğümüz, onunsa her şeyi var.”