Siyaseti, toplumsal yaşamın bir zarureti olarak değerlendirebiliriz. Çünkü hiçbir insan, diğer insanların varlığından bağımsız bir yaşam süremez. Toplumsal ahengi sağlayan gücün siyaset olduğunu biliyoruz. O zaman siyaset ulvi bir amaçla yapılmalıdır. Bu amacı ve bu amaca giden yolu anlayabilmek için siyaset yapmanın temel unsurlarına değinmek gerekecektir. Siyasetin üç ana unsuru vardır. Birincisi siyasetin muhatabı, ikincisi siyasetin adabı (yordamı), üçüncüsü ise siyasetin ahlakı.

Yazımızın başında siyaseti toplumsal bir zaruret olarak ifade etmiştik. Çünkü siyaseti tek bir kişiyle açıklamak mümkün değildir. Belli bir mekânı paylaşan insanların birlikte yaşayabilme imkânını sunan siyasetin gücüdür. O zaman o toplum içerisindeki her bir ferdi siyasetin muhatabı olarak kabul etmek zorundayız. Siyaset yapanların belli bir ideolojik kaygıyı taşımaları bu durumu değiştirmez. Çünkü hedef kitle toplumun tümü olarak kabul edilmediği sürece siyasetin asli amacına dönük bir çabadan söz edilmiyor demektir.

Örneğin bir siyasetçi beni gençlerin durumu ilgilendirmez ya da herhangi bir meslek grubunun sorunları bizi alakadar etmez deme şansı yoktur. Varlık amacı toplumsal ahengi sağlamak olan siyasetin böyle bir yaklaşım sergilemesi kendini inkâr etmek olacaktır. Bundan dolayı ben siyaset yapmak istiyorum diyen kim varsa, toplumun her bir ferdinin sorunlarını dikkate almalı, onları kendi bakış açısına ikna etme gayretini taşımalıdır. Kimlik siyaseti yapanların ya da ideolojik çaptan öteye geçemeyen siyasi partilerin varlık amacı yönetime müdahil olmak değil, kimliğinin ya da ideolojisinin varlığını siyasi parti içerisinde görünür kılmaktır. Bunun da siyasetin varlık amacıyla bağdaşmadığını ifade edebiliriz.

İkinci unsur olarak değerlendirdiğimiz siyasetin adabının iki farklı yönü vardır. Birisi siyaset yapan ile muhatabı arasındaki ilişkiyi, diğeri ise siyaset yapanlar arasındaki ilişkiyi gösterir. Siyaset yapanla hedef kitle arasındaki ilişkinin temeli ikna, rıza ve saygıya dayanmalıdır. Siyaset yapan toplumu ikna etmek için çalışmalıdır. Bunu yaparken kullanılan dil ve üslubun kuracağı olumlu ilişki rızayı da beraberinde getirir. Siyaset yapanlar ikna aşamasında fertleri fikirlerine ikna edemese bile varlığını meşru kılmak zorundadır. Bu da siyasetçilerin toplumun geneline göstereceği saygıyla doğru orantılıdır.

Siyasetin adabı noktasındaki bir diğer mevzu siyaset yapanların aralarındaki ilişkiye dayanır. Siyaset yapanların elbette farklı fikirleri olacaktır. Bu, insan olmanın kaçınılmaz bir sonudur. Düşünceler ancak farklılıklarla birlikte tekâmül edebilir. Siyasetin adabına yakışmayan, bu farklılıklardan düşmanlıklar üreterek siyasi rekabet içerisinde avantaj elde etme gayretidir. Diğer siyasi grupları suçlayıcı, dışlayıcı ve ötekileştirici söylemler siyaseti aslından uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Üçüncü unsur olarak siyasetin ahlakına değinmek gerekecektir. Ahlakı siyasetin her aşamasında dikkate almak gerekli ve zaruri bir durumdur. Hedef kitleyi ikna etmeye çalışırken, yönetim hakkını kullanırken, muhalif tutum sergilerken, konuşurken, eleştirirken her aşamada ahlaka ihtiyaç vardır. Fakat ahlakın en çok hissedildiği alan, siyasetin amacına yönelik kaygının mahiyetidir. Tüm aşmaları etkileyen bu kaygının ahlaki bir karşılığının olması gerekir.

Siyasetteki amaç bir kişinin, bir sınıfın, bir grubun ya da bir kimliğin çıkarlarını öncelik almaksa siyaset adına yapılanların hiçbirisinde ahlakı dikkate alma şansı kalmayacaktır. Çünkü çıkış noktası ahlaki değildir, bu noktadan hareketle atılan her adım da bu amaca hizmet edeceğinden ahlaki olması beklenilemez.

Netice olarak şunu ifade edebiliriz ki, siyaset varsa insan olmak zorundadır. Siyasetteki amaca ulaşmak ancak doğru iletişim kurmayla mümkündür. Ve siyaset yapmanın amacı siyasetin tüm aşamalarını kapsayan ahlakla var olabilir.