Çevik Kuvvet polislerinden Ufuk’umuz Beşiktaş’taki hain terör saldırısında yaralanmıştı. On gün sonra şehâdet haberi geldi. Halamın sevgili torunu Ufuk’un babası ve iki amcası da polisti. Bir amcası da astsubaydı. Eniştemiz, daha doğrusu bizim aile askeri, polisi çok sever. “Onlar olmazsa hiç kimsenin can, mal, namus emniyeti olmaz. Askerimiz olmazsa, düşmanlar yurdumuza doluşur. Polis olmazsa, hiç kimsenin emniyeti olmaz” diye düşünürler. Ben de aynı görüşteyim. İşte bu akrabalarımdan da yakinen bilmekteyim ki bu meslekler para için yapılmaz. Bir ideal için yapılır. Bu idealin içinde şehâdet de vardır.
Ufuk pırıl pırıl bir gençti. Henüz 20 yaşındaydı. Çok merhametliydi. Yolda elinde eşya ile giden bir yaşlı görse, hemen elindeki eşyaları alır, evine kadar taşırdı. O arada okula geç kalmış, hiç düşünmezdi. Baba mesleği polisliği ise daha çocukken kafasına koymuştu. Henüz beş aylık polis iken şehâdet şerbetini içti. Taziye için gelen arkadaşlarına bakıyorum. Pırıl pırıl gençler. Hepsinde de şehâdet aşkı vardı.
Taziye evinde devamlı Kur’an-ı Kerim okundu. Hem hafızların okuduğu Kur’an-ı Kerim’i dinliyor, hem de düşünüyordum. Düşündükçe hislendim. Duygularımı sizlerle de paylaşmak isterim: Bu okunan Kur’an-ı Kerim, yalnızca cenazelerde okunsun diye nazil olmamıştı. Kâinatın Sahibi, Maliki, Hâkimi, Din Gününün, yani Âhiret Hayatının Malikî olan Allah-ü Azimüşşan, Müslümanlara iki dünyada da saadet vaat etmişti. Ebedî hayatta cennet yurdu Müslümanları bekliyordu. Müslüman ahiret hayatının paşası, beyi idi. Bu dünya hayatının da -kâfirlerin zannettiği gibi- kölesi değil, beyi, paşası idi. Allah böyle takdir etmişti. Bu dünyada bey gibi, efendi gibi yaşasın diye Kur’ân-ı Kerim’i göndermiş, en sevdiği kulunu da bu aziz kitabını insanlara açıklasın diye son peygamber olarak vazifelendirmişti. Bu gerçeği bilenler bu dünyada da izzetli yaşamışlardı. İşte Asr-ı Saadet… İşte Osmanlı Devleti…
Türkler Müslüman olduktan sonra Kur’an’a sımsıkı sarılmışlar, Yahudilerin yaptığı gibi, “Bir kısmına inanırız, bir kısmına inanmayız” dememişler. “Rabbimiz ne emretmişse, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Rabbimizden ne getirmişse, baş göz üstüne” demişler, Kur’an’ı anayasa edinmişler, devlet idaresinde, mahkemede, mektepte, hayatın her safhasında Kur’an’ı ve Hadis’i hâkim kılmışlar; Cenab-ı Hak da onların bu samimiyetine binaen Osmanlı Devleti’ni dünyanın en muhteşem devleti yapmış. (İlk üç yüz sene böyle. Sonradan ne oldu? Onu da ayrı bir yazıda işleyeceğiz.)
Günümüzde elle tutulur, gözle görülür hale gelmiştir ki, bu vatanı bizden almak istiyorlar. Kimler oldukları belli. Askerimiz, polisimiz canını dişine takmış dâhilî ve haricî hainlerle mücadele ediyor. Bu mücadeleden galip çıkmak istiyorsak mutlaka ve mutlaka Cenab-ı Hakk’ın yardımını talep etmeliyiz. Bunun yolu da belli. Kur’an’ı hayatın her safhasında hâkim kılmalıyız.
Canlı bombalar üreten, altımızı oyan, terör örgütlerini kuran, besleyip büyüten; dün yurdumuzu işgale kalkışıp, bugün işgal hazırlığı yapan; bütün bunları yaptığı gibi, “Benim eğitim sistemimi, benim hukuk sistemimi alacaksınız!” diyen düşman güçlere verilecek en müessir cevap, onların bütün oyunlarını akim bırakıp, güçlerini sıfıra indirecek olan Kur’an’ı baş tacı etmektir. Bu mukaddes kitap yalnızca cenazelerde okunmak için nazil olmamıştır. İşte bu noktada Uğur Mumcu’nun “Türk vatandaşı” tarifini düşündüm. Şöyle diyordu: “İsviçre Medeni Kanunu’na göre evlenen, İtalyan Ceza Yasası’na göre cezalandırılan, Alman Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre yargılanan, Fransız İdare Hukuku’na göre idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.”
Ben Müslüman’ım. (Bu ülke nüfusunun yüzde 99’unun olduğu gibi) İslam hukukunun sadece gömülürken hatırlanmasını değil, hayatımın her safhasında hatırlanmasını ve uygulanmasını istiyorum. Şehidimizin taziyesinde bunları düşündüm.