Elbette bu sorunun çok yönlü bir şekilde ele alınıp cevaplanması mümkündür. Zira hem hammadde, kendisine irade nimeti verilen, insan olduğundan farklılıklar olağan hale gelmekte hem de seçimin bizatihi kendisi zaten bir sürece işaret ettiğinden çok yönlü bir değerlendirmeye ihtiyaç duyulmaktadır.

Bilindiği gibi, seçme fiilini gerçekleştirecek kişinin öncelikle seçmeye niyet alması ve bunun için de seçmeye ihtiyaç hissetmesi gerekmektedir. Bu olduktan sonra ise bu kez de nasıl ve neye göre karar verileceği hususu öne çıkmaktadır. Bu noktada karar alma sürecini etkileyen siyasi, sosyal, kültürel, psikolojik, çevresel ya da ekonomik faktörlerin düzeyi önemli hale gelirken günümüzde çok daha belirginleşen ve hatta tehdit boyutuna yükselen algı yönetimi ve manipülasyon süreçleri de belirleyici olmaktadır.

Yalnızca siyasal karar alma süreçleri ile ilgili olmayan bu durum giyim-kuşam alışkanlıklarından yeme-içme tercihlerine varıncaya değin hayatın tüm akışında insanın yaptığı herhangi bir tercihte de devreye girebilmektedir. Şu an okuduğunuz satırlar dahi yazarın ya da editöryal tercihin bir neticesi olarak karşınıza çıkmaktadır. Milyonlarca konunun içerisinde hususen seçmenlerin karar alma sürecinin ele alınması bir rastlantı sonucu değil, niyet alınan bir tercihin neticesi olmaktadır.

Seçmenlerin karar alma sürecinde, tercihlerini belirleyen, birden çok faktör aynı anda etkide bulunmakla birlikte, seçmenlerin karar alma sürecinde öne çıkan dört temel model bulunmaktadır.

Bunlardan ilki; Rasyonel Seçim modelidir. Buna göre; seçmenlerin siyasal gelişmeleri yakından takip ettiği ve kişisel çıkar temelinde karar verdiği varsayılmaktadır.

İkinci model; Onaylayıcı Karar Verme’dir. Partiyle özdeşleşmeyi esas alan bu model erken sosyalleşme ve bilişsel tutarlılık niteliklerine de işaret etmektedir.

Üçüncüsü; seçmenlerin yalnızca kendileri için önem arz eden konulara ağırlık verdiği ve hatta diğerlerini görmezden geldiği Hızlı ve Basit Karar Alma modelidir.

Sonuncusu da; seçmenlerin sadece oy verme kararı için sınırlı bilgi almasını içeren Yarı otomatik Sezgisel Karar Verme modelidir.    

Tüm bu modeller, farklı tanımlamalarla sıklıkla zikredildiğinden detaylarına girmemekle birlikte bir hususa değinmekte yarar görüyorum.

Bütün bu karar alma süreçlerini bilmenin faydası, farklı düzeylerde karar alma güdüsüne sahip olan seçmenlere ulaşmada izlenebilecek yol haritalarını çıkarmaya sunacağı katkıda belirgin hale gelmektedir.

Örneğin Türkiye’de seçmenlerin oldukça sınırlı bir kısmının ancak gerçek anlamda rasyonel bir değerlendirme sürecinden geçerek karar verdiği bilinmektedir. Araştırmalar ortalama seçmenlerin siyaset hakkındaki bilgilerinin oldukça sınırlı olduğuna işaret etmektedir. Rasyonel kararın aksine duyguların ağırlık kazandığı bir süreçten bahsetmiş oluyoruz.   

O halde Türkiye’de siyasi partilerin bu seçmen ortalamasını baz alarak mesajlarını ulaştırma cihetine yönelmesi seçim sonuçları üzerinde etkide bulunabilecektir. Elbette bundan kastımız bir dönem Genç Parti’nin yaptığı gibi meşhur sanatçılarla konser ve ekmek arası döner formatında miting ve popülist söylemlere yönelmek olarak anlaşılmamalıdır. Bunu doğru gören partiler olabilir, ancak siyasetin belli düzeyde bir kaliteye sahip olması önemlidir.

Dikkat edilmesi gereken husus, siyaset hakkında sınırlı bilgiye sahip olan seçmene kendi dilinde ulaşabilme ve bu dil ile memleketin sorunlarına yöneltme olmalıdır. Doğruyu söylemek tek başına yetmeyeceğinden doğruyu doğru zamanda doğru yerde doğru metot ile ulaştırmaya yönelmek gerekmektedir.

Diğer bir önemli husus, parti ile özdeşlemenin, yani ailenin partisine dayalı oy vermenin halen çok güçlü bir etken olmasıdır. Sosyolojik taban konusuna işaret eden bu husus ciddiye alınmalıdır. Türk seçmen profilinin çok önemli bir kısmı parti ile özdeşleştiğinden seçim dönemlerinde karar veren seçmenlerin sayısı oldukça sınırlı kalmaktadır. Seçmenlerin büyük çoğunluğunun seçimden aylar öncesinde zaten hangi partiye vereceği belli olmakla birlikte kimi küskün seçmenler partisinden gelecek ufak bir selamı bekler halde görülebilmektedir. Ama onların da önemli bir kısmı sandıkta partisinin amblemini gördüğünde dayanamayıp oyunu vermektedir. Türkeş sonrası MHP’lilerin, Kılıçdaroğlu’nun adaylığına karşı çıkan CHP’lilerin, Gazze konusundaki tavrından rahatsız duyan AK Partililerin sandık günü yine dayanamayıp tekrar partilerine oy vermeleri bunun örnekleridir. Bunun tek istisnası; oy verdiği partiye ideolojik yakınlığa sahip alternatif bir parti ortaya çıkması durumunda bu seçmen kitlelerinin harekete geçebilmesidir.