20. yüzyılın sonlarında bir yerlerdeydik. Hayatımda ilk defa savaşa dair bir şeyler duymaya başlamıştım. Gerçek bir savaştan bahsediyorlardı. Bense savaşların eskiden olduğunu ve artık bittiğini düşünüyordum. Çünkü o zamana kadar tarihin eski dönemlerindeki savaşlardan bahsediyorlardı her yerde. Okulda öğretmenlerimiz de tarih kitaplarından okuyordu savaşları. Bosna ve Bağdat aklımda en belirgin kalan yerlerdi. Bağdat üzerine acıklı ilahiler dinlerdik. “Ortadoğu’da yaralı Bağdat, mazlum halkıyla çilesi kat kat.” Sonra dört duvar arasından yazılan mektuplar konu olmuştu ilahilere. Bir babanın evladına gönderdiği mektubu ilahi yapmışlardı. “Dört duvar arasından yazdığım bu mektubu alırsın ve okursun, yakarsın yavrum. Anneciğine söyle, sakın ha ağlamasın, mutlaka kavuşuruz mahşerde yavrum” diye sesleniyordu baba. Bir daha görüşemeyeceklerini söylemeye çalışıyordu aslında. Savaş öyledir zaten. Ahretlik vedaların, mahşer yeri sözleşmelerinin adresidir. En acı vedaların adıdır savaş.

Sonra Afganistan’da patlayan bombalarla devam etti hayatımız. Zaten per perişan olan hayatlar daha da çekilmez bir ortamla buluşmuştu. Ardından Irak geldi. Bir türlü bulunamayan nükleer bombalar bahane edilerek milyonların canına kast ettiler. Milyonların canını aldılar, milyonları katlettiler ve sonra, “pardon” der gibi yüzümüze bakarak katliamlarına devam ettiler. Suriye ile devam eden Arap baharı İslâm dünyasını kan gölüne çevirdi. Kendi halklarına kendi halklarını kırdırmaya başladılar. Artık tek bir mermi atmadan kitleleri yok etmenin formülünü bulmuş gibiydiler. İslâm dünyası bahar havası hikâyeleri ile kara kışa teslim olmuştu. Filistin’deki katliamlardan bahsetmeye bile gerek yok. Orada düzenli ve disiplinli bir katliam söz konusu oldu hep. Yavaş yavaş kardeşlerimizi yerlerinden, yurtlarından, evlerinden, sevdiklerinden ettiler.

Nasıl ama, kısa bir hikâye gibi anlatılıp geçilebiliyor her şey. Neler yaşandı neler Allah’ım. Bu arada ayakta kalan İslâm ülkelerinde ise durum stabil ve standarttı. Kızmalar, haykırmalar, dönemsel heyecana bağlı protestolar, boykotlar. Sonra tekrar gündelik hayata geri dönmeler. Tıpkı bugün olduğu gibi, tıpkı yarın olacağı gibi, tıpkı bundan sonraki yıllarda devam edeceği gibi.

Bosnalı bir baba gelmişti Konya’ya. Konya’da yatılı okuduğum yıllarda bir programa konuşmacı olarak davet edilmişti. Biz de kendisini dinledik. Şu anlattıkları hiç aklımdan çıkmadı. Bosna savaşının başladığı yıllarda bir gün eve geldiğinde iki evladının ve eşinin kanlar içerisindeki bedenlerini bulmuştu. Ne yapacağını bilemez bir şekilde evinin kapısının önüne oturmuş ağlarken başka bir komşusu çıkagelmiş. “Karına ve çocuklarına bunu kimin yaptığını biliyor musun?” diye sormuş. Kim olabilirdi ki? Karşı komşusu yapmış. Yıllarca komşusu olarak birlikte yaşadıkları Sırp komşusu ilk fırsatta bu kardeşimizin karısını ve iki çocuğunu katletmişti. Savaş dediğimiz nerede olursa olsun katliam demektir. En çok da zavallı çocukların ve kadınların katliamı demektir. Hele hele savaşın bir tarafında gayrimüslimler varsa işte o zaman katliamların boyutlarını tahmin bile edemezsiniz. Aklınıza gelmeyecek, hayal bile edemeyeceğiniz şeyler yaşatırlar. Bu konuda gayrimüslimlerin hepsi aşağı yukarı aynıdır. Küfür tek millettir de bu demektir.

Şöyle bakıyorum da, bahsettiğim dönem aşağı yukarı otuz yıla tekabül ediyor. Eğer bu işler otuz yıldır değişmediyse bundan sonra değişir mi pek emin değilim ama eğer değişmesini istiyorsak çok büyük ve köklü değişimlere ihtiyacımız olduğu açık, kesin ve nettir. Çok büyük ve köklü değişimlere ihtiyacımız var. Nerelerde mi? Bana sorarsanız her yerde. Evimizde, sokağımızda, mahallemizde, ilimizde, işimizde, sivil toplumda, siyasette, ticarette ve dahi aklınıza gelebilecek her yerde çok büyük ve köklü değişimlere ihtiyacımız var. Olamaz mı? Olmaz derseniz bir şeyin değişmesini de beklemeyin.