Tarih, ekseriyetle galiplerin kılıcından damlayan mürekkeple yazılır.

Sayfalar; hükümdarların zafer naralarıyla, taht sahiplerinin ışıltılı pelerinleriyle ve kazananların mağrur duruşlarıyla doludur.

Bizler, bir ulusun azametini tartmak istediğimizde, bakışlarımızı refleksif bir tepkiyle göğe çeviririz. Gözlerimiz, bulutları delen gökdelenlerin heybetine, devasa sanayi çarklarının gürültüsüne yahut meclis koltuklarında oturan muktedirlerin (!) müreffeh yaşamlarına takılı kalır. Oysa bu efsunlu bakış, bir binanın sağlamlığını, yalnızca çatı katının güzelliği ile ölçmek kadar sığ ve tehlikeli bir yanılgıdır.

Hakikat, spot ışıklarının kamaştırdığı sahnelerde değil, o ışığın zerresinin dahi sızmadığı kör noktalarda saklıdır. Zirvelerdeki itibar, çoğu zaman sahici bir erdemin tezahürü değil, menfaatlerin sessiz bir takasıdır; güç gücü ağırlar, servet serveti selamlar. Bir devletin, toplumun kaymak tabakasına sunduğu konfor, o toplumun adalet terazisinin hassasiyetini değil, yalnızca maddi kapasitesinin kimlere akıtıldığını ortaya koyar. Oysa bir toplumun/ülkenin gerçek kalibresi, o ihtişamlı devletin gölgesinde titreyen "hiç kimsesi olmayanların" ne kadar ısınabildiğiyle ölçülür.

Önceden derin anlamı olan ama şimdilerde içleri boşaltılan kavramları, muktedirlerin sözlüğünden çıkarıp vicdanın lügatiyle yeniden tanımlamak gerekiyor ne yazık ki…

Adalet, en güçlü olanın imtiyazlarıyla hakkını koparıp aldığı bir mekanizma değil; en zayıfın, devasa bir güce karşı dizleri titremeden durabildiği çelikten bir kalkandır.

Refah, bir avuç seçkinin sofrasındaki lüks değil; piramidin en dibindeki hanenin tenceresinde kaynayan aşın, yarına dair umudun teminatıdır.

Ve özgürlük, kürsülerde gürleyenler için bir nutuk malzemesi değil; sesini duyuramayan için hayati bir nefes borusudur.

Bir ulusun ruhunu okumak istiyorsak, bakmamız gereken yer kristal kadehlerin tokuşturulduğu protokol masaları değildir. Bakışlarımızı cesaretle hayatın en sert, en soğuk yüzeylerine çevirmeliyiz: Hapishane duvarlarına sinmiş o ağır rutubete, sokak lambasının cılız ışığına sığınmış evsizin titreyen omuzlarına, kimsesizler yurdundaki bir çocuğun kapıya dikilmiş ürkek bakışlarına ve emeğinin altında ezilip görünmez kılınmış işçinin nasırlı ellerine…

Eğer bir toplum, kaderin sillesini yemiş en talihsiz vatandaşının onurunu, en ayrıcalıklı vatandaşınınki kadar mukaddes saymıyorsa; o toplumun inşa ettiği tüm o devasa yapılar, ilk dalgada yıkılmaya mahkûm kumdan kalelerdir.

Zira kadim kural değişmez: Bir zincir, ancak en zayıf halkası kadar güçlüdür. En zayıf halkayı kaderine, yoksulluğuna terk eden bir ulus, aslında kendi sonunu hazırlayan o büyük kopuşun fitilini ateşlemiştir.

Gerçek büyüklük, başı dimdik göğe bakıp kibirlenmekte değil; nazikçe yere, toprağa, "en aşağıdakilere" eğilip el uzatabilmektedir. Bir ulus, teknolojik zaferleriyle değil, en zayıfının gözündeki o derin korkuyu sildiği gün rüştünü ispat etmiş sayılır.

Unutulmamalıdır ki; sarayların şatafatı zamanın dişleri arasında ufalanıp gider, ancak bir toplumun düşkünlerine sunduğu şefkat ve adalet, o ulusun tarihin kalbine attığı silinmez imzadır.

“Bize parıltılı kürsülerin hikâyesini anlatmayın,

Alkışlarla örülen o sırça kuleleri yıkın.

Bir vatanın ihtişamı, tahtında oturanla ölçülmez,

Gölgede kalanların sızısıyla biçilir asıl değer.

Bakın o en kör noktaya, en derin kuyunun dibine,

Unutulmuş seslerin yankılandığı o soğuk sokağa.

Eğer bir çocuk açsa düşlerinde, bir yaşlı yalnızsa kışında,

Zirvedeki refah, sadece bir utanç vesikasıdır.

Çünkü asıl terazi, en zayıfın omuzlarındadır.

Güçlüye eğilen baş değil, düşeni kaldıran eldir adalet.

Bir ulusun şerefi, sarayların boyuyla değil,

En kimsesizin aldığı nefesin huzuruyla tartılır.

Sıfatları soy, rütbeleri sök at bir kenara,

Yukarıya bakıp gururlanma, aşağıya bakıp yüzleş.

Zira bundan sonra tarih, alkışladığın devleri değil,

Ezilmesine göz yumduğun mahzunları yazacak.”