Marmara Üniversitesi Radyo Televizyon Sinema Bölümünü bitirdikten sonra bir dönem İstanbul Üniversitesi Radyo Televizyon Sinema Bölümü’nde master eğitimime devam etmiştim. Çok sıkıntılı bir dönem sonrasında tez aşamasına geldiğimizde, ilgili hocalarımız bize kendimize özel bir tez konusu bulmamızı tavsiye etmişlerdi.
Uzun araştırmalar sonrasında o zamana kadar yapılmamış bir tez konusunu hazırlamış ve ilgili profesörümüze sunmuştum. Hocamız bu tez konusunun çok geniş kapsamlı olduğunu, bize verilen süre içinde bu tezi hazırlayamayacağımızı söylemiş, biz de mecburi olarak bu sevdamızdan vazgeçmiştik. Düşündüğümüz ve hazırlamak için yola çıktığımız tezimizin konusu, “Türkiye’de medyanın sosyolojik dönüşüm paradigması” idi.
Aslında bir vechesiyle bakıldığında tezimiz kolay gibi görünüyordu, ama, geniş cepheden bakıldığında medyanın topluma etkisini ele alabilmek için çok kapsamlı veriler gerekiyordu. Bu noktada medyanın toplumsal dönüşüme yaptığı etkileri inceleyebilmek için Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu tarihten itibaren sosyal ve siyasal sistemi birlikte ele almak gerekiyordu.
Çünkü, Cumhuriyet Tarihi boyunca belli bir dönem tek parti ile geçirildiği için bu süreç içinde medyanın, ya da o dönemde yayınlanan gazetelerin hep hükümetin borazanlığını yaptığını, medya felsefesinin tek ses, tek soluk üzerine inşa edildiğini görmekteyiz. Demokrat Parti döneminde biraz daha yumuşayan demokrasi ortamından dolayı, daha renkli, çok sesli bir medya ortamının yaşanabildiğini, bu dönemin sonunda meydana gelen darbe ile tüm medyanın askeri cuntanın inşa etmek istediği rejime sosyal olarak toplumu angaje etmek için çabaladıklarına şahit oluyoruz.
Daha sonra gelen TRT döneminde ise renksiz, soluksuz, kişiliksiz, kimliksiz bir insan prototipi oluşturabilmenin gayretinin hakim olduğunu, TRT’nin “Devletin Kimlik Fabrikası” gibi çalıştığı dikkatlerimizden kaçmıyor.
1990’lı yıllara gelinceye kadar TRT tek tabancaydı. Başka hiçbir televizyon hayatımızda değildi.
Ama bu döneme gelinceye kadar TRT’nin ortaya koyduğu yayın felsefesinin renkli, toplumu tamamıyla kuşatan, kamuoyunu demokratik tartışmalar etrafında organize eden bir yapısının olduğunu söylemek çok zordu.
Özel televizyonlar hayatımıza girdiği günden beri de TRT’nin böyle bir misyon içinde olduğunu söyleyemiyoruz. TRT kendi bildiğini okuyor, “Çaldığım düdük, dediğim dedik” havasında programlarla kamuoyunu yönlendirmeye devam ediyor.
Bildiğimiz kadarıyla TRT’nin bütçesi milyarlarca lirayı buluyor. TRT, bu bütçeyi elektrik faturalarından, kendisine yönlendirilen farklı vergi kalemlerinden elde ediyor.
Peki, milyarlarca liralık bütçesi olan TRT’de özgün, izlenebilir, reytingi olan bir program var mı? TRT çalışanları, TRT’nin program yapımcıları, kulaklarının üzerine yatarak, “Devletin malı deniz” zihniyetiyle ekranlarını doldurmayı hüner biliyorlar. TRT’nin sadece bir kanalı yok…
Bir çok kanalını da açıp izlediğinizde elle tutulur, gözle görülür bir programın olmadığına şahit olacaksınız.
TRT'nin gelirini elde eden özel televizyon kanalı yok. Rakam dünyanın dört bir yanında yayın yapan BBC'nin dahi üzerinde.
Şimdi sormamız gerekiyor: Bir çok bakanlığın bütçesinden daha fazla gelire sahip olan TRT; teknik, maddi, personel imkanları açısından kendisinden çok çok gerilerde olan özel kanallarla neden rekabet edemiyor?
Klasik, “Kamusal yayıncılık” tezinin arkasına kimse sığınmasın. Bu rakamlarla bir özel televizyon TRT’nin tüm kanallarının reytinglerinden bile daha fazla izleyici kitlesine ulaşır.
Öyle değil mi?