Sokakta vuruşanlar ile dağlarda yıllardan beri yer
tutanlar konuştuklarında demokrasiden söz ediyorlar. Terör ile demokrasinin
birlikte olamayacağını bir türlü düşünmek istemiyorlar. Buna karşılık
seçimlerden iktidar olarak çıkanlar ile Meclis te temsil edilmekle birlikte
muhalefette kalanlar da demokrasiyi dillerinden düşürmüyorlar. Ama sıra
demokratik sivil bir anayasa yaparak darbecilerin hazırladığı anayasayı
uygulamadan kaldırmaya gelince hepsinin dili tutuluyor. Yine hazine yardımını
aralarında pay edip, seçimlere girmeye hak kazanmış diğer partilere pay vermeyi
demokratik bir hak olarak görmüyorlar. Eşit olmayan şartlar altında geçirilmiş
bir seçim kampanyasından rahatsızlık duymuyorlar. Çünkü demokrasiye yüklenen
anlam ve beklenti çok farklı. Sıkça tekrarladığım gibi demokrasiyi her parti ve
grup kendisi için, kendisinin rahat hareket etmesini sağlamak için istiyorlar.
Kendilerinin hareket alanı genişlerken kendilerinden saymadıklarının hareket
alanını sınırlandırmayı ve daraltmayı demokrasi anlayışlarına aykırı
görmüyorlar. Böyle olunca da ortaya ne kuş ne deve görünümünde bir anayasa
anlayışı çıkıyor. Bunun sebebini de farklı olana tahammülsüzlük oluşturuyor.
Farklılıklara tahammülsüzlükten yararlananlar hep oldu.
Bu arada halkın iradesini hazmedemeyenler ile farklılıklara tahammül
edemeyenlerin el ele vermesi bu ülkede geçmişte hep darbelere zemin hazırladı.
Aslında bu ortaklık bilinçli bir şekilde oluşturuldu ve darbelerin arkasından
oluşan yapıdan hep bu kesimler yararlandılar.
Bu noktada darbeciler gerekçe olarak seçilmişlerin ülke
sorunları karşısında ortak hareket edemeyişlerini gösterdiler. Bir bakıma
oluşan istikrarsızlık ortamının ülkeyi tehlikeli bir noktaya sürüklediğini,
kendilerinin ülkeyi bu tehlikeli noktadan kurtarmak adına yönetime el koyduklarını
ileri sürdüler. Bu sebeple ülkede demokratik bir yapının yerleşebilmesi için
öncelikli olarak kurtarıcılardan kurtulmak gerektiğine sıkça dikkat çekiyorum.
Çünkü aslında kurtarmak adına yapılan ülkeyi daha kötü bir duruma sürüklemekten
öte hiç geçmedi.
Söz gelimi yürürlükte olan darbe anayasasında yüzde 10
barajı vardır. Yani seçimlere girmiş oyların yüzde 9,9 unu almış bir partinin
aldığı oylar hiçbir anlam ifade etmiyor ve bir başka partinin hesabına
yazılarak o partinin aldığı oy oranının çok üzerinde Parlamento ya milletvekili
göndermesine sebep oluyor. Denebilir ki, seçmenin verdiği oylar geçersiz
kılınırken, oy vermediği partide bazıları kendi adına temsilci oluyor. Kısacası
demokrasi adına seçmenin yanıldığı, doğruyu görmediği için doğrunun başkaları
tarafından tespit edildiği bir görüntü ortaya çıkıyor.
Bu bakımdan öncelikli olarak yüzde 10 barajının
kaldırılması gerekiyor. Kaldırılmalıdır ki, halkın iradesi Meclis e aynen
yansısın. Seçmenin oy vermediği kimseler kendi adına vekil olarak atanmasın.
Bir başka ifade ile istikrar adına halkın oylarının iptal edildiği bir görüntü
ortaya çıkmasın. Aslında, baraj indirilerek de istikrarı sağlayacak bir sistem
getirilebilir. Bunun çok basit yolu vardır. Partiler arası seçim ittifaklarının
önü açılmalı, seçimlerde ittifak yapacak partiler seçmene ortak bir beyanname
sunarak seçimlerde hükümeti kuracak sayıyı bulduklarında neler yapacaklarını
önceden ilan edebilmelidirler. Böylece hem seçmenin verdiği her oy bir anlam
ifade edecek, verilmiş oylar verilmemiş partilerin hesabına yazılmayacak, hem
de barajın düşürülmesinin istikrarsızlığa yol açacağı iddiaları anlamını
yitirecektir. Kısacası istikrar adına, demokrasinin katledilmesi son
bulacaktır. Ayrıca farklılıklara tahammül kültürünün oluşmasına zemin
hazırlanacaktır. Ülkeye hizmet etmek isteyen, bu hususta topluma sunacakları
projeleri olan partiler bunu tek başlarına olmasa bile oluşacak ittifaklarla
sağlama imkânı bulacaklardır. Ancak, kendisini güçlü gören partiler tek
başlarına ülkeyi yönetmek, dediğim dedik çaldığım düdük anlayışı ile darbenin
üzerinden 30 yılı aşkın bir süre geçmiş, bu arada anayasada onlarca defa
değişiklik yapılmış olmasına rağmen darbecilerin yüzde 10 barajına dokunmak bir
türlü gündeme alınmıyor.