1980 öncesi sağ-sol ayrımı üzerinden şekillendirilmiş olan Türk siyaseti, ’80 sonrası ekonomik ve siyasal dönüşümle birlikte farklı bir yola sevk edildi. Küresel emperyalizme ve kapitalizme “entegre” edilen Türkiye’de, Soğuk Savaş’ın bitmesinin de etkisiyle, sağ-sol kutuplaşması üstünden yürüyen siyaset, laik-antilaik çizgisine sokuldu.

Küresel sisteme tüm hatlarıyla entegre edilmiş Türkiye’de Prof. Dr. Necmeddin Erbakan’ın Başbakanlığındaki 54. Hükümet bu çarka çomak soktu. 11 ay gibi kısa bir sürede ekonomik ve siyasi bağımsızlık adımları hızla atıldı. Faizciye (yani küresel ve yerel rantiyeye) giden hortumlar kesilip havuz sistemi kuruldu, denk bütçe yapıldı, vatandaşa enflasyonun üzerinde zamlar verildi, milli kaynaklar harekete geçirildi, yüksek büyüme rakamı yakalandı. Siyasi manada da İslam ülkelerinin birliği yönünde D-8 adımı atıldı.

Küresel sistem ve işbirlikçileri bu duruma müdahale ettiler ve Türk siyasetini “formatladırlar”. 2000’lerin başındaki 11 Eylül olayıyla birlikte “İslami terörizm” argümanını öne sürerek gerçekleşen işgaller, emperyalizmin İslam dünyasındaki imajını kötü etkiledi. Bunu gidermek için “ılımlı İslam”, yani “muhafazakar demokrat” model emperyalizmin tercihi oldu.

Türk siyasetinde de, zaman zaman örneği görülse de bu dozda olmayan yeni bir hareket ortaya çıktı. Bu hareket, hem muhafazakar kesime, hem de liberal çağrışımlarla daha seküler kesimlere hitap etti. ANAP’ın ne idüğü belirsiz ve herhangi bir ideolojisi olmadığını haykıran “dört eğilim”i gibi, “muhafazakar soslu liberal sağ” benzeri bir şey ortaya çıktı. Küresel emperyalizmin bir “model” olarak ortaya koyduğu bu yeni hareket, Türkiye’de büyük bir destek buldu.

Dünyadaki sermaye bolluğu ve sıcak paranın Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri (elbette ki yüksek faiz karşılığında) mesken tutması, bu hareketin görünürde başarılı bir ekonomi yönetimiyle Türkiye’yi büyüttüğü algısını oluşturdu. Halbuki, borçlanmalara ve sıcak paraya dayalı bir ekonomik sistem ortay kondu ve konjonktür elverdikçe bu devam ettirildi. “El parasıyla” sağlanan ekonomik büyüme arttıkça oylar arttı; ne zamanki büyüme düştü, oylar da düştü.

Öte yandan dış politikada, emperyalizmin dümen suyunda bir yol tutturuldu, ki dış desteğin en önemli sebeplerinden birisiydi zaten bu. Irak işgali, Libya’nın işgali ve Suriye meselesinde hep Batı ittifakıyla paralel gidildi. Bu uğurda, sarf edilen iddialı sözlerden bile anında vazgeçilebildi. (Mesela, Libya meselesi)

Türk siyasetine pragmatik bir hava getiren (ki bunun iyi mi kötü mü olduğu tartışılır) bu hareket, propaganda gücünü giderek bir baskı vasıtasına çevirdi. Halka, istediği gerçekleri gösterdi, algılara oynayarak bir gündem oluşturdu. Düne kadar kendisinin savunduğu şeylerin, bir anda en büyük karşıtına bile dönüştü.

Bu hareketin en dikkate değer yanı ise, bu ülkenin mütedeyyin insanlarını bir bakıma liberalize etmesi, kapitalizme ısındırması ve pragmatik bir şekle sokması oldu. Lüksü hoş karşılamayan insanlar, bu dönüşümle birlikte “hak olarak görmeye” başladılar. İsrafı haram sayanlar, “prestij” demeye; sömürüye, faize karşı olanlara kapitalistleşmeye başladılar.

Belki de en ilginci, varoşlardaki ezilenlerle iktidarla birlikte sınıf atlayan yeni zengin mütedeyyinleri aynı potada eritmesi oldu. Günlük hayatta bile bir araya gelmeyen, tek temas ettikleri yer işçi-işveren ilişkisi (emek-sermaye) olan kesimler, aynı noktada buluşabildiler. En zenginle en yoksulun aynı partide buluştuğu nadirdir muhtemelen.

Sözün özü, Türk siyasetinin geldiği nokta, pragmatik ve çıkarcı bir siyasetin kutsanması oldu. Ancak o da, son seçimle birlikte bir ihtar almış durumda.