Uluslar Ligi’nin açılış perdesinde Dünya futbolunun devlerinden Fransa karşısına çıkan A Milli Takımımız, sahadan 1-0’lık mağlubiyetle ayrıldı. Ancak skor tabelasında yazan o soğuk sayı, 90 dakika boyunca sahanın her metresinde verilen büyük mücadeleyi anlatmaktan çok uzak. Sahada ismiyle değil, cüretiyle var olan; rakibinin yıldızlarla dolu kadrosundan çekinmek bir yana, oyunu dikine kabul ettiren bir Ay-Yıldızlı ekip izledik.
Mücadelenin ilk düdüğünden itibaren yüksek tempoda pres yapan, alanları daraltan ve Fransa’yı kendi yarı sahasında pas hatasına zorlayan Milliler, oyun disiplininden bir an olsun kopmadı. Özellikle orta alandaki direnç ve kanat geçişlerindeki çabukluk, Fransa gibi bir dev karşısında maçı kafa kafaya götürmemizi sağladı. Kısacası A Milli Takım, oyun planına sadık kalan, özgüvenli ve ne yaptığını bilen futboluyla galibiyeti ve puanı sonuna kadar hak eden taraftı.
Fakat Şampiyonlar Ligi ve uluslararası arenanın değişmez gerçeği bu maçta da karşımıza çıktı: İyi oynamak tebrik toplar, ama puanı tabeladaki goller kazandırır. Yakaladığımız net fırsatlarda son vuruş becerisini sergileyemeyişimiz, ceza sahası etrafındaki son tercih hatalarımız ve bitiricilikteki soğukkanlılık eksikliği, muazzam bir futbolun hak ettiği skora dönüşmesine engel oldu. Fransa ise maç boyunca yakaladığı ender fırsatlardan birini acımasız bir bitiricilikle gole çevirerek tecrübesini konuşturdu.
Sonuç olarak; oynadığı futbolla göğsümüzü kabartan, sahadan başı dik ayrılan ama hak ettiği puanı elinin tersiyle iten bir Milli Takım izledik. Fransa karşısında sergilenen bu cesur ve üretken oyun, Uluslar Ligi’nin geri kalanı için son derece umut verici. Ancak bu seviyelerde alkış toplamak kadar tabelayı değiştirecek golleri bulmanın şart olduğunu hatırlamalı; yakalanan bu ivmeyi son vuruş kalitesiyle birleştirerek puanlara dönüştürmeliyiz.