Oruç Neşesi

Abone Ol

Oyuna gidiyorum. Ne oyunu? Hane oynamaya gidiyorum. Nereye? Duluğa. Duluk denirdi devasa taş duvarın dibine. Damı toprak evin yüksek taş duvarının dibi. Ramazanda çocuklar, gençler ve kadınlar öğleden sonra oldu muydu dulukta hane oynardı; karşılıklı beş küçük çukurun içine birerli, ikişerli, üçerli, dörderli, beşerli ve dokuzarlıya kadar giden (oynayacak kişiler hangisine karar verdiyse o sayıda taş konan) küçük taşlar konur ve kura ile kimin önce oynayacağı belirlenir başlardı oyun. Karşılıklı iki kişi oynardı. İki kişi oynar ama seyircisi en az beş kişi olurdu. Sağda oturanlar sağdaki oyuncuya, solda oturanlar soldaki oyuncuya çeşitli oyun hileleri ve taktikleri verirdi. Maksat oyunda yenmek değil ramazan yarenliğiydi. Genelde orta yaşlı kadınlarla gençler ya da gelinler, genç kızlarla genç kızlar ya da çocuklar oynardı. Dulukta hane oynamak çocukluğumun müthiş oyunlarından biriydi. Her oyunun bir mevsimi olurdu o zamanlar, hane baharda oynanırdı. Özellikle de ramazansa daha bir güzel olurdu hane oyunu. İlle de öğleden sonra oynanırdı. İkindi okunduğunda kadınlarda iftar hazırlığı telaşı başladığı için biz çocuklar ikindiden sonra neredeyse akşam ezanına beş dakika kalana kadar oynadığımız bile olurdu haneyi. Sadece hane oynamak yoktu tabi çizgi oynamak, kale yıkmaca, çelik oynamak çocukluğumun harika oyunlarındandı. Hele ramazanda çelik oynamak tam bir şölen havası oluşturur, müthiş şamata olurdu. On yaşından otuz yaşına kadar her yaştan erkek aynı oyunda oyun oynuyor olabilirdi ramazanda. Zaten hangi oymakta oyun oynansa köyün diğer oymakları orada birikirdi. Çelik oyununu sadece erkekler oynar, kadınlar olmadığı için bol argolu konuşulurdu. Ki oyunun bazı kurallarının adı bile argodur. Çocukluğumda en çok oynadığım ve sevdiğim oyundur çelik oyunu. Çelik çalmak (kısa çubuğu değnekle havaya kaldırıp yüksekten yatay bir şekilde vurmak) derdik örneğin; bir karış boyundaki genelde meşe ve hartlap ağacından yaptığımız çelikleri, dursak (yatay küçük çukur, çukurun iki yanında karşılıklı iki taş ve alt yanındaki bir metre kadar değnek) dediğimiz yerden, kavak ya da çam ağacından yaptığımız bir buçuk metre değnekle havaya kaldırıp hızla vurarak suyu geçirmemiz gerekirdi; su dediğimiz yer dursaktan yaklaşık onbeş metre yukarıya çizdiğimiz çizgidir. Çelik suyu geçmezse sayılmaz yani yanardı. En az dört kişiyle oynanırdı çelik oyunu. İkisi yukarıda ikisi aşağıda olmak üzere. Biz genelde beşer kişiyle oynardık. Beşi yukarıda beşi aşağıda. Yani on kişi. Ben iyi çelik çalan biriydim; sert ve hızlı. Oyunda ne kadar çok kişi olursa o kadar şamatalı olurdu. Ramazanda oynanıyorsa yarenliklere doyum olmazdı. Belli bir düzen içinde neşeli bir karman çorman durum…

Ramazanda yarenlik etmeden zaman geçirmek baharı sadece yorgunluk olarak yaşamak gibidir. Oysa bahar insana nedensiz bir neşe verir; çayırların yeni çıktığı, üçgüllerin çiçek açtığı, çiğdemlerin sarı sarı çiçeklerini gülümsediği, dağ lalelerinin kırmızı beyaz morluğunu serdiği, menekşe ve sümbüllerin maviliğini umut gibi yaydığı… (Çocukluğumdaki nedensiz neşelerin müthiş kaynakları…) Erik ağaçlarının bembeyaz çiçeklenişi nedensiz neşe verir. Orucun güzelliğine halel getirmeden yarenlikler yapılarak geçirilmesi nedensiz neşe gibi güzeldir. Günümüz kent yaşamında baharın gelişi nasıl ki ağaçların gelinlik giymiş güzelliğinden değil de yorgunluktan anlaşılıyorsa ramazan da sadece açlıktan anlaşılıyor. Yarenlikler gittikçe kayboluyor. Yarenlik bir atmosfer gerektirdiğinden belki de. Atmosfer kayıp. O güzel atmosfer bir türlü oluşmuyor. Atmosfer bir jargonla oluşur. Jargon olmayınca atmosfer, atmosfer olmayınca yarenlik, yarenlik olmayınca… Ramazanda fazla ciddiyet ciddiyeti de bozuyor sanki… Ramazan edep ve erkânı içinde kalarak şamatalı bir jargonla ciddiyetin gerekleri de yerine getirilebilir. Böylece bilmeyenler bilmediği konuları da öğrenebilir. Bir konunun yarenliği yapılırken o konunun atmosferine vakıf olmayanlar vakıf olabilir. ‘Oyun’ penceresinden baksak dünyaya belki her şey düzelir.

Baharda ramazan ramazanda bahar çiçeklenir ruhlarda!